ANA SAYFA YAP
FAVORİLERE EKLE
Bugün,
 
 



MAGNUM PHOTOS-2


 

7. PERFEKSİYONİZM


1955 yılında Magnum fotoğrafçısı Inge Bondi ile yapılan bir radyo söyleşisinde kendisine "Foto muhabiri nedir?" diye sorulduğunda şu yanıtı vermişti: "Foto muhabiri bir muhabir, bir yorumcu ve bazen bir şairin birleşimidir; bir yer veya olayın ruhunu ve atmosferini kaydetmek için fotoğraf makinesiyle çalışandır.28" Gerçekten de Magnum fotoğrafçılarının fotoğraflarını bir edebi türe benzetmek gerekirse, bu, şiir olmalıdır.

Çoğu zaman ortak bir Magnum stilinden bahsedilir. Stil anlamında Magnum fotoğrafçılarında gözlenebilecek ortak özellik, Bresson'un "karar anı" ifadesinin yaşama geçirilmesidir. Magnum fotoğrafçısının fotoğrafik tavrının en belirgin özelliklerinden biri, Henri Cartier-Bresson'un ünlü manifestosuyla özetlediği "karar anı" ifadesiyle somutlaşan perfeksiyonist yaklaşımdır. Karar anı, tüm grafik unsurların optimal dengede olduğu bir anda fotoğraf çekilmesine karar verilmesidir. Bu yaklaşım "an" sözcüğünü içermesine karşın, aslında, zamanla birlikte "uzamın" da doğru zamanda saptanmasını açıklar. Ancak karar anı yaklaşımı her şeye karşın zamana ilişkin bir nitelik içerir. Kanımızca "karar anı" her iyi fotoğrafın sahip olması gereken bir niteliktir. Doğru zamanda çekim, uzamın da daha İyi kompoze edilmesi olanağını yaratmaktadır.

Tüm iyi fotoğrafların sahip olması gerektiğini düşündüğümüz "karar anı" olarak nitelendirilen bu ortak özellik dışında plastik unsurların kullanımı anlamında salt Magnum'a özgü bir stilden bahsetmek kanımızca olanaklı değildir. Magnum bir ekoldür; ancak bu ekol olma özelliği salt Magnum'a özgü ünik bir stilin varlığından dolayı değildir. Magnum ajansı, bir seçkinler kulübü olarak zaten kendini fotoğrafçı olarak kabul ettirmiş insanları bünyesinde toplamakta; zor üyelik koşulları nedeniyle aday üyelerini daha iyi çalışmalar yapmaları için özendirmekte; telif hakları konusunda kararlı davranmaktadır. Magnum ekolünden veya stilinden bahsedildiğinde kanımızca anlaşılması gerekenler bunlardır. Aksi halde, ülkemizden örnek vermek gerekirse, Ara Güler'in fotoğraflarıyla herhangi bir Magnum fotoğrafçısının çalışmaları arasında ciddi bir stil farkından sanırız söz edilemez. Bu durumun temel nedeni, fotojurnalistik yaklaşımla, belgeci tavırda çalışan sanat fotoğrafçıları arasında artık bir farkın bulunmayışıdır. Belgesel tavırla veya fotojurnalistik amaçla çekilsin, bir fotoğrafın iyi bir fotoğraf diye nitelendirilmesi için gerekli ölçütler aynıdır. Amacından bağımsız olarak her iyi fotoğraf konusunu estetize etmeyi amaçlamaktadır.

Ortak bir Magnum stilinden bahsetmenin güçlüğüne karşın, ajans üyeleri arasında fotoğraflarına bakıldığında "bu onun fotoğrafı" dedirtecek ölçüde kendi stilini yaratmış çok sayıda fotoğrafçı vardır. Artık Magnum üyesi olmamasına karşın Sebastiao Salgado ve Josef Koudelka gibi fotoğrafçılar, belki de fotoğrafları çok tanındığı için, stil olarak fotoğrafları hemen ayırt edilebilenler arasındadır. Bu iki fotoğrafçının bu denli belirgin bir fotoğrafik tavır sergilemeleri arasında salt siyah-beyaz çalışmaları, geniş açılı objektifleri kullanmadaki ustalıkları ve yukarıda da ifade, edildiği gibi ışık ve kompozisyon becerileri, kısaca özetlemek gerekirse "karar anı" yaklaşımlarıdır.

Magnum fotoğrafçılarının bir bölümü siyah-beyaz çalışmayı yeğlerken, kimi fotoğrafçılar, kendilerini en iyi ifade eden mecra olduğunu düşünerek renkli filmle çalışırlar. Fotojurnalistik tavırla çalışmalarına karşın, Magnum üyesi fotoğrafçılarda doğrudan fotoğraf dışı plastik esintilere de sıkça rastlanmaktadır. Capa'nın soyut dışavurumcu olduğu belirtilen tavrına karşılık, Cartier-Bresson'da gerçeküstücü nüanslara rastlanır; Sebastiao Salgado ve Josef Koudelka'nın olağanüstü güçlü bir anlatım sergileyen, romantik, lirik fotoğraflarına karşılık, David Seymour'un fotoğraflarında kullandığı açılar, konstrüktivist Rus ressam/fotoğrafçı Alexander Rodchenko'nun meşhur ettiği ve Fransa'da daha önce Germaine Krull ve Andre Kertesz tarafından uygulanan 'new vision" (yeni görüş) açılarına benzer.29  Soyutlama, Ernst Haas'ın fotoğraflarında doruklara ulaşırken, futurist özellikler de gösterir.  Gueorgui Pinkhassov, Larry Towell, Bruno -3arbey, Peter Marlow ve hatta Abbas'ın fotoğrafları resimselci esintiler taşır. Bruce Davidson'un metrodan çektiği Brooklyn Mezarlığı snapshot estetiğine sahiptir.

Robert Capa'nın 6 Haziran 1944 tarihinde çektiği D-Day fotoğrafı (yanda), kanımızca Capa'nın fotoğraf kariyerindeki -1936 yılında İspanyol İç Savaşı'nda çektiği Cumhuriyetçi Asker fotoğrafıyla birlikte- en önemli fotoğraflarından biridir. Bu iki fotoğrafın tam olarak olmasa bile ortak yanları vardır. Nedenleri farklı olsa da, her iki fotoğraf da rastlantısal özellikler taşır. Cumhuriyetçi asker fotoğrafı çekim koşullarından, D-Day fotoğrafı ise filmin kurutulduğu koşullardan kaynaklanan rastlantılara bağlı olarak ortaya çıkmışlardır.

Arnason, "A History of Modern Art" adlı kitabında Capa'nın D-Day fotoğrafını yut dışavurumcu fotoğrafa örnek olarak gösterir. Eğer bir kurutma hatasından kaynaklanmasaydı, fotoğraftaki belirgin blur ve netsizlik çekim sırasında veya banyo aşamasında bilinçli olarak yapılsaydı, bu fotoğraf Arnason'un ifade ettiği gibi soyut dışavurumcu olarak nitelendirilebilirdi. Ancak Capa'nın doğrudan fotoğraf anlayışını savunduğunu, onun fotoğrafın biçimsel özelliklerinden çok, içeriğe öncelik verdiğini biliyoruz. Hatta Capa, Henri Cartier-Bresson'u maniyerizmden uzak durması için uyarmış, daha doğrudan bir fotojurnalistik yaklaşım sergilemesini önermiştir.

Robert Capa, D-Day fotoğrafını çektiği dönemde Life dergisi tarafından görevlendirilmişti. Bu dönemde Life dergisinin Londra bürosu fotoğraf editörlüğünü yürütmekte olan John G. Morris, "Get The Picture" adlı otobiyografik kitabında, Capa'nın Normandiya Çıkartmasından gönderdiği filmlerin akıbetini birinci elden yaşayan biri olarak, bu fotoğraflardaki netsizliğin hatalı kurutmadan kaynaklandığını belirtir.30 Çıkartmanın önemi ve fotoğrafların ABD'ye gönderilmesindeki zorlukların yanı sıra, bu filmlerin, çıkartmanın ilk önemli tanıkları olması nedeniyle, Morris, karanlık odacısını süre konusunda sıkıştırır. Çapa filmlerle birlikte ilettiği notta aksiyon karelerinin 35 mm rollerde olduğunu belirtmiştir. Ancak psikolojik baskı altındaki karanlık odacı filmlerin kurutma dolabında aşırı ısıya maruz kalmasına neden olduğundan duyarkatlar erimiştir. Ancak bir roldeki 11 kare basılabilecek kalitededir.İkinci Dünya Savaşı'nın dönüm noktalarından biri olan Normandiya Çıkartması, kısa adıyla D-Day, bir kaza sonucu, Capa'nın grenli, netsiz fotoğrafıyla ölümsüzleşmiş, bu savaşın en dramatik fotoğraflarından biri olmuştur. Fotoğrafın netsizliği ve grenliliği, binlerce insanın yaşamını yitirdiği bu kaosu en iyi anlatan fotoğraflardan biri olarak dünya görsel tarihindeki yerini almıştır.

Steven Spilberg'in 1998 yapımı filmi "Saving Private Ryan"da yer alan aşırı gerçekçi ve çarpıcı çıkartma görüntülerinin kaynağının Robert Capa'nın D-Day fotoğrafları olduğu belirtilmektedir.

Magnum Photos'un yaşayan tek kurucu üyesi olan Henri Cartier-Bresson, resme 1923, fotoğrafçılığa ise 1931 yılında başlamıştır. Zaten sanatla çok yakından ilgilenen bir burjuva aileden gelen Cartier-Bresson, Paris'te resimle uğraştığı yıllarda daha çok gerçeküstücü çevrelerle birlikte olmuş, kübistlerden Andre Lhote ile resim çalışmaları yapmıştı. Magnum kurucuları arasında fotoğrafa geçmeden önce sanatla en yakın ilgilenen Cartier-Bresson'du. Foto muhabirliği ile sanat fotoğrafı arasında var olduğu belirtilen ayrımın kapatılmasındaki en büyük katkı, hem fotoğrafları, hem de kurama katkıları anlamında O'na aittir. Cartier-Bresson'un 1952 yılında yazdığı ve hemen klasik olan "Decisive Moment" adlı kitabı bugün kitapçılarda 750-2000 ABD doları arasında satılmaktadır. Cartier-Bresson'un 1953 yılında İtalya'da, Abruzzi'de çektiği fotoğraf, onun fotoğraf tekniğini en iyi aktaran fotoğraflardan bîridir. İçerdiği objelerin çokluğuna karşın, bu fotoğraf, mükemmel kompozisyonu ile dikkat çeker. Cartier-Bresson'un kendisine örnek aldığını belirttiği Andre Kertesz'in fotoğraflarına benzer bir tat taşıyan fotoğrafta, grafik unsurlar -yol ve merdiven parmaklıklarının oluşturduğu köşegenler, farklı yönlere bakmaları ve yürümelerine karşın birbirleriyle uyum içindeki insan figürleri, bir kilise olduğu İzlenimi veren sağ üstteki yapı ile kaldırım döşemelerinin ve sol üstte yer alan evlerin birlikteliği- çok güçlüdür. Geniş açı kullanımın getirdiği perspektif yapı nedeniyle hiçbir unsur birbiri üzerine bindirilmemiş, ilk bakışta bile izleyiciyi rahatlatan bir duygu yaratmaktadır. Fotoğraf bir taraftan formalist olarak mükemmel bir tekniğe sahipken, diğer taraftan da fotoğrafta yer alan üç küçük kız çocuğu ile birlikte görülen otantik giysileri içinde ve ikisi, başlarında geleneksel bir yöntemle taşıdıkları tepsilerle görülen kadınlar, I950'ler İtalya'sının bir kasabasından tarihe tanıklık etmektedir. Bu tanıklık Cartier-Bresson'un 1957 yılında Popular Photography dergisinde kendisiyle yapılan bir röportajda düe getirdiği şu sözlerin bu fotoğraf özelinde ne denli anlamlı olduğunu ortaya koymaktadır:

"Sıklıkla haber diye nitelendirilen olayların fotoğraflarım çekeriz, ancak bunlardan bazıları haberi bir muhasebecinin kayıt tutması gibi adım adım detaylı olarak aktarır. Bu tür çalışan haber ve magazin fotoğrafçıları maalesef bir olaya en kuru şekilde yaklaşmaktadırlar. Bu, Waterloo Savaşı'nın detaylarını bir tarihçiden okumaya benzer: Şu kadar silah vardı, şu kadar insan yaralandı gibi... Adeta kalemlere bölünmüş bir muhasebe kaydı okur gibi... Ancak Öte yandan eğer Stendhal'in 'Charterhouse of Parma'ını okursanız, savaşın içine girersiniz ve o ufak, önemli detayları yaşamaya başlarsınız... Yaşam, bir elmalı turta gibi dilimlere böldüğünüz hikayelerden örülmemiştir. Bir konuya yaklaşmanın hiçbir standart yöntemi yoktur. Bir durumu, bir gerçeği uyandırmamız gerekir. Yaşam gerçekliğinin şiiri budur."31

Robert Capa'nın kendisine yönelttiği, "Gerçeküstücü fotoğrafçı etiketini sürdürme. Foto muhabiri ol. Aksi halde maniyerizme düşersin. Gerçeküstücülüğü o ufak kalbinde taşı" 32 diye seslendiği Cartier-Bresson, gerçeküstücülüğü olmasa bile, "karar anı" adını verdiği perfeksiyonist yaklaşımıyla bir tür maniyerist yaklaşımı jurnalistik değerlerden bir şey yitirmeden, aksine onu güçlendirerek fotoğraflarında sürdürmeye devam edecekti.

1944 yılında Brezilya'da doğan ve iktisat eğitimi gören Sebastiao Salgado, 1970'lerin başından itibaren başladığı fotoğrafçılık serüveni sonucu dünyanın en önemli foto muhabirlerinden biri olarak kabul edilmektedir. 1975-79 yılları arasında Gamma ajansında çalışan Salgado, 1979-1994 yılları arasında Magnum ajansında çalışmış ve bu ajansta çalıştığı yıllarda gerçekleştirdiği, Sahra'daki kuraklığı ele aldığı fotoğrafları ile (1984-85) uluslararası üne kavuşmuştur. Halen "Amazonas Images" adını verdiği kendi ajansı ile çalışmalarını sürdüren Salgado, sadece siyah-beyaz ve 35 mm. formatta çalışmaktadır.

Salgado'nun Çad'ın Ade kentinde 1985 yılında çektiği fotoğraf (yanda), o'nun mükemmel tekniğinin tipik bir örneğidir. Kuraklık nedeniyle göç ederken geldikleri kentteki bir dispanserde bekleyen insanları konu edinen fotoğraf, öncelikle mükemmel ışığıyla dikkat çeker. Howard Chapnick'in ifadesiyle "bu usta fotoğrafçının alameti farikası olan dramatik kiaroskuro aydınlatma"33 ve güçlü kompozisyon ile bu fotoğraf, içinde çok sayıda fotoğrafı birden barındırır. 'Çerçeve içinde çerçeve' diye adlandırabileceğimiz ve Salgado'nun çoğu fotoğrafında karşılaşılan bu özellik, Salgado'nun ne denli usta bir fotoğrafçı olduğunun ve onun perfeksiyonist yaklaşımının göstergesidir. Chapnik'in de belirttiği gibi fotoğraf, her biri başarılı olacak dört ayrı fotoğrafa bölünebilir; Karenin sol ve sağında yaşlı adamları gösteren iki bölüm ile soldaki yaşlı adamın hemen yanında yer alan ve biri kucağında çocuğuyla birlikte oturan dört kadın ve onların yanındaki çerçevede yer alan çocuğuyla birlikte ayakta duran kadın figürü. Fotoğrafın dramatik aydınlatması ile mekandaki duvar ve kapılar bu ayrımı yapmamızı kolaylaştırır.

Fotoğrafta yer alan ve kuraklığın yol açtığı sorunlar nedeniyle çeşitli sorunlarla karşı karşıya olan bu insanların yüzünde, gelecekten duyulan kaygı ve yorgunlukla birlikte insanlık onurunun da yüzlerde somutlaştığı görülmektedir.


Fotoğrafın bir iletişim aracı olarak önemine Salgado şöyle dikkat çekmektedir:


"Günümüzde bize ulaşan bilinin çoğu televizyon tarafından sağlanmaktadır ve yanlıdır. Fotoğrafçılık belli bir konuda çok daha fazla zaman harcama olanağını sunar. Görece daha ucuz bir mecradır ve fotoğrafçıya başka bir yerde gerçekten yaşama, başka bir gerçekliği aktarma ve gerçeğe daha çok yaklaşma olanağı sunabilir."34


Salgado fotoğraflarını nitelerken, "Benim fotoğraflarımda istediğim, onların sanat nesneleri gibi görülmeleri değildir; onlar jurnalistik fotoğraflardır." demesine karşın, günümüzde sanat fotoğrafçılığı ile foto muhabirliği arasındaki farkın ortadan kaldırılmasında en büyük rolü oynayan fotoğrafçı olarak nitelendirilebilir. Dünyanın dört bir yöresini dolaşarak gerçekleştirdiği çalışmalarında açlık, kuraklık, çalışma koşulları, göçler gibi insanlık sorunlarını ele alan Salgado, fotoğraflarındaki mükemmel tekniğiyle, konularını adeta ikonlaştırır.


Sebastiao Salgado, son fotoğrafik çalışmalarından biri olan "Migration : Humanity in Transition"da günümüzde milyonlarca insanı ilgilendiren göç olgusunu ele almaktadır. Hümanist ve eleştirel tavrını bu konuda da sürdüren Salgado, küreselleşmeden çokça bahsedilen günümüz dünyasında konuşulması gereken konulardan birinin de nüfusun küreselleşmesi olduğunu belirtmektedir.


 BİR MODEL OLARAK MAGNUM PHOTOS


Günümüzde kooperatif yapılanmaya sahip başka ajansların da bulunmasına karşın, Magnum Photos, uluslararası fotoğraf ajansları için bir model oluşturmaya devam etmektedir. Üyelerini, kendilerini zaten kabul ettirmiş fotoğrafçılar arasından seçen, bu nedenle prestijli bir seçkinler kulübü olma özelliğini koruyan Magnum, çeşitli nedenlerle model olma özelliğine sahiptir.

Magnum, tecimsel kaygıların birincil amaç olduğu diğer ajanslardan farklı bir yapı sergileyerek, üyelerinin, basın devlerinin veya yazı işleri sorumlularının istemlerine direnç göstererek, kendi anlayışlarına uygun fotoğraf üretme olanaklarını yaratabilmiştir. Bunun yanı sıra, fotoğraflarının telif haklan konusunda azami titizlik göstermiş, üyelerinin çektiği fotoğrafların sonraki yayın haklarının fotoğrafçı lehine korunmasını sağlamıştır. Böylece bir yandan üyelerinin maddi haklarını korurken, belki de bundan daha önemlisi, fotoğrafın bir meta olarak değerinin önemini ortaya koymuşlardır

Magnum üyeleri fotoğraflarında perfeksiyonist yaklaşımın, plastik öğeleri maksimum düzeyde tutma konusunda bir modeldir. Magnum üyesi fotoğrafçılar dünyanın en prestijli fotoğraf yarışmalarında aldıkları ödüllerle -Eugene Smith Memorial Fund, Mother Jones, Oscar Barnack vb.- hem klasik foto muhabirliği geleneğinin sürdürülmesine katkıda bulunmuşlar, aynı zamanda fotoğraf tavırlarıyla genç kuşaklara da model olmuşlardır.

Son yıllarda tartışılan bir konu olmakla birlikte, fotojurnalistik deneyimlerini reklam fotoğrafına taşıyarak, belgesel fotoğraf7reklam fotoğrafı arasındaki keskin ayrımın giderilmesi ve belki de reklam fotoğrafçılığında yeni standartların oluşması yönünde katkıda bulunmaktadırlar.

Bir fotoğraf ajansı olmasına karşın, toplu ve kişisel sergilerle ve koleksiyon fotoğraf satışlarıyla aynı zamanda bir sanat galerisi, yayınladığı çok sayıda fotoğraf almümüyle -ki bu albümler fotojurnalistik albümler olabildiği gibi örneğin Magnum fotoğrafçısının gözüyle manzara fotoğrafların! içeren çalışmalar da olabilmektedir- bir bir yayıncı kimliği de taşımaktadır.

Az sayıda ve kısa dönemler için de olsa çeşitli disiplinlerden öğrencilere ve mezunlara bürolarında istihdam olanağı yaratarak, kendi yaratıcı duyarlılıklarının genç kuşaklara aktarılmasında köprü işlevi üstlenmektedirler.


 GELENEK SÜRÜYOR


Genelde fotoğraf kullanımının artmasına karşın, 1960 ve 1970'li yıllarda çeşitli nedenlerle daralan klasik foto muhabirliği piyasası, "Foto muhabirliği sona mı eriyor?" şeklinde kaygıların ortaya konulmasına yol açsa da, klasik foto muhabirliği geleneği devam etmektedir. Ancak özellikle ekonomik gelişmelere koşut olarak Magnum ajansı da diğer fotoğraf ajanslarında olduğu gibi, klasik foto muhabirliğinin (editorial photography) yanı sıra, gelir sağlayıcı diğer fotoğrafık alanlara el atmak veya bu alanlara daha fazla önem vermek zorunlu kalmıştır. Üyeleri dünyanın önde gelen yayınlarına klasik anlayışta fotoğraflar sağlamaya devam etmekle birlikte, ajans, arşivden baskı satışı, reklamcılık sektörüyle daha sıkı ilişkiler kurulması, daha yoğun yayımcılık politikası, daha sıkça sergiler açılması gibi yöntemlerle yeni koşullara uyum sağlamaya çalışmaktadır.

Magnum'un "altın madeni" olarak adlandırılan fotoğraf arşivinden koleksiyon baskılar sağlanabilmektedir. Sadece özel mekanlarda sergilenmesine izin verilen koleksiyon baskılar, arşiv kalitesi nedeniyle sadece elyaf tabanlı kartlara basılı olarak verilmekte, ancak fotoğrafın telif hakkı fotoğrafçıda kalmaya devam etmektedir. Baskılar, fotoğrafçının imzasını taşıyabileceği gibi, eğer fotoğrafın telif haklan Magnum'un temsil ettiği bir vakfa aitse, vakfın damgasını da taşıyabilmektedir. Magnum arşivinde fotoğrafçının kendisi tarafından yapılmış orijinal baskılar da yer almaktadır. 35 Ayrıca kimi fotoğrafçıların çalışmaları poster olarak da pazarlanmaktadır.

Magnum kitap yayıncılığına ilk kez 1961 yılında başlamıştır. John Fitzgerald Kennedy'nin ABD başkanlığına seçilmesi üzerine, o dönemde Magnum'un başkanlığını yürüten Cornell Capa, Magnum fotoğrafçılarının ABD başkanının ilk yüz gününü belgeleyeceği bir çalışma başlatır. Bu çalışma daha sonra "Let Us Begin : First 100 Days of Kennedy Administration" adıyla bir kitap olarak yayınlanacaktır.36  Magnum'un ikinci kitabı 1957 yılında yayımlanan "Children's World" adlı kitaptır. "Creative America" 1962 yılında yayınlanır. Bunu 1964 yılında yayımlanan hümanist istemli "Peace On Earth" izler. Bu kitabın metni Papa 23. John tarafından yazılır. 1969 yılında yayımlanan "America in Crisis" Amerika'da siyahilerin sorunlarını işler.37 Bu kitabı sırasıyla "Magnum/Paris : Photographs 1935-1981" (1981), "Terre de Guerre" (1982), "After The War Was Over" (1985) ve bu kitabın Almanca baskısı "Eine Neue Zeit 1944-1960" (1985), "Israel : The First Forty Years" (1987), "China : A Photohistory" (1988), "Zeitblende "(1989), "Magnum Ritual" (1990), "Magnum Music" (1990), "Magnum Emotions" (1991), "Heroes And Anti Heroes "(1991), "in Our Time" (1991), "A l'Est de Magnum" (1991), "Les Voyageurs" (1992), "Les Bebes" (1993), "Les Chats" (1993), "Magnum Cinema" (1994), "Magnum Archive" (1994), "A Kiss Is Just A Kiss" (l994), "Magnum Cinema" (1995), Sınır Tanımaz Doktorlar örgütüyle birlikte "Populations en danger" (1995), "Magnum Landscape" (1996) izler.38 1998 yılında "Israel, 50 Years : As Seen By Magnum Photographers", "Night", "Struggle", "Walls", "Writers" ve "Birth" adlı kitaplar yayınlanır. 1999 yılında ise "Couples", "Film Stars" ve "Trees" adlı albümler yayınlanır.

Magnum'un kitap yayıncılığına 1990'lı yıllarda hız verdiği görülmektedir. Ajansın 50 yılı aşan tarihi boyunca yayınladığı kitapların büyük bölümü bu dönemde yayınlanmıştır. Bu durum, ajansın fotojurnalistik fotoğrafa olan talebin daralması sonucu azalan gelirleri, farklı mali kaynaklar yaratarak aşmaya çalışma çabası olarak değerlendirilebileceği gibi, görmeye alıştığı fotojurnalistik tavırlı fotoğrafları dergilerde yeterince bulamayan okuyucuların farklı mecralara yönelmesiyle de açıklanabilir. Magnum kitapları, klasik Magnum fotoğraflarının yanı sıra, müzik, manzara, sinema gibi konulan da işleyerek, Magnum fotoğrafçısının farklı duyarlılığını aktarmaktadır.

1986 yılında ajansın kuruluşunun kırkıncı yıldönümü dolayısıyla düzenlenen "in Our Time" sergisi ajans tarihinde yeni bir dönüm noktasıdır. İlk kez düzenlenen ve tüm dünyayı dolaşan bu ortak sergide yer alan fotoğraflar, 20. yüzyılı, onun büyük bir bölümüne tanıklık eden Magnum üyelerinin gözüyle aktarmaktadır. Ortak sergiler arasında 'Portraits of Stars', 'Portraits of Writers', 'Magnum Cinema', 'Spanish Civil War', 'A l'Est de Magnum', 'Magnum Before Magnum' ve 'Magnum Landscape' sergileri de yer almaktadır. Bu ortak sergilerin yanı sıra, çok sayıda Magnum üyesinin bireysel sergileri de bulunmaktadır.

1997 yılında ajansın kuruluşunun 50. yıldönümü dolayısıyla gerçekleştirilmesi planlanan "Magnum Millennium", 21. yüzyılın eşiğinde bulunulan bu yıllarda, Magnum fotoğrafçılarının tüm dünyadan çektiği fotoğraflarla, günümüzün bir panoramasını vermeyi amaçlamaktadır. Kurucu üyeleri Henrİ Cartier-Bresson'dan en yeni üyelere kadar tüm Magnum üyelerinin katkılarıyla gerçekleşmesi planlanan bu sergi, Temmuz 1999 tarihinde Londra'da Barbican sanat galerisinde açılmıştır.


Fotojurnalistik fotoğrafa yer veren mecraların azalması, fotoğraf ajanslarım artan reklam pastasından daha çok pay almaya yönelik arayışlara itmiştir. Magnum da bu anlamda istisna olmayıp, gazete ve dergilere yönelik sürdürülen klasik fotojurnalistik fotoğraf hizmeti yanı sıra, reklamcılık sektörü ile tasarım grupları ve büyük şirketlerden . gelen reklam fotoğrafı taleplerini de karşılamaktadır. Gerçekçi, hümanist bir fotoğraf geleneğini savunan bir seçkinler kulübü olarak tanınması nedeniyle, Magnum, bu yüzden çeşitli eleştirilere de maruz kalmaktadır.

Günümüzde klasik anlamda foto röportaja yer veren basın yayın araçlarının azalmasına ve bu nedenle 1990'lı yıllarda ajansların giderek artan ölçüde fotojurnalizm dışı alanlardaki arayışlarına karşın, konularına cesaretle yaklaşarak perfeksiyonist anlayışta hümanist fotoğraflar üretme olarak özetleyebileceğimiz Magnum geleneği günümüzde de devam etmektedir. Magnum üyeleri çok çeşitli konulara el atarak foto röportajlar çekme geleneğini sürdürmektedirler. Örneğin Patrich Zachmann, Fransız Kültür Bakanlığı ile işbirliği içinde yürüttüğü bir projesinde, 1982-84 yılları arasında genç Fransız Araplarının Marsilya kentine uyum zorluklarını fotoğrafladı, Bangkok'ta fahişelik ve aids konularını işledi. Uzun yıllar boyunca Avrupa'daki çingeneleri tam bir tutkuyla fotoğraflayan Josef Koudelka, 1987 yılında Fransız vatandaşlığına geçtikten sonra ilk kez 1990 yılında geri dönebildiği Çekoslovakya'da, "Siyah Üçgen" adını verdiği çalışmada, anayurdunun, sanayileşme ve çevre felaketlerinden olumsuz etkilenen manzaralarını fotoğrafladı. Bu panoramik manzara fotoğrafları, insanların var olmadığı, ıssız mekanları aktarmaktadır.

1987 yılında başlayıp 1995 yılında "Allah O Akbar" adıyla kitap olarak yayımlanan ve İslam dünyasını konu alan çalışmasından sonra Abbas, bu kez kamerasını Hristiyan dünyasına yöneltmiş, bir önceki çalışmasında olduğu gibi aynı derinlikle bu kez bu Hristiyanlığı, toplulukları, ritüelleri ve politikalarıyla ele almaktadır. Yunan asıllı Nikos Economopoulos, insanlarının birçok ortak özelliğe sahip olduğunu düşündüğü Balkanlar projesini tamamladıktan sonra, "Yoksulluk ve Dışlanma" adını verdiği projesi kapsamında Yunanistan'da çingeneleri, linyit ocaklarındaki madencileri ve Tokyo kenti ile Yunanistan'daki Müslüman azınlığı fotoğrafladı. Economopoulos'un yeni uzun erimli projesi dünya ölçeğinde Ortodoks Hristiyan toplulukların fotoğraflanmasıdır.

Yukarıda sıralanan örnekler aslında her Magnum fotoğrafçısının biyograsinde fazlasıyla yer almaktadır. Her biri kendi kişisel bakış açısını, kendi özel fotoğrafık tavrını geliştirmiş olmakla birlikte, Magnum fotoğrafçıları günümüzde de geleneği sürdürmeye devam etmekte, bu yeni yüzyılda da İnsanlık sorunlarına hümanistik tavırla eğilmeye, bu sorunları gündeme getirmeye, Susan Sontag'ın ifadesiyle çukurdaki insanları bilinçle ele almaya devam etmektedirler.


GÖRSEL GAZETECİLİK VE MAGNUM : MAGNUM EYE


Günümüzde 'visual journalism/görsel gazetecilik' olarak nitelendirilen ve hem durağan, hem de hareketli görüntülerle haber iletme anlamına gelen bir kavramdan söz edilmektedir. Magnum ajansının fotojurnalizme olmasa da görsel gazeteciliğe bir katkıları da 90'lı yıllarda gerçekleştirilen "Magnum Eye" belgesel video çalışmalarıdır. "Magnum'nun gözüyle" anlamına gelen bu seride, aralarında Constantine Manos, Leonard Freed, Misha Envitt, Gueorgui Pinkhassov, Thomas Hoepker, Steve McCurry, Paul Fusco, Alex Webb, Gilles Peress, Peter Marlow, Patrich Zachmann, Eugene Richards, Eli Reed, Elliot Ervitt, Rene Burri, Bruce Davidson gibi Magnum fotoğrafçıları, bu kez fotoğraf makinesi yerine video kamera ile çeşitli konuları belgelemişlerdir.39

1992 ve 1993 yıllarında TV Tokyo Channel 12'nin katkılarıyla gerçekleştirilen bu belgeseller, Magnum fotoğrafçılarının görsel deneyimlerini bir başka mecrada kullanmalarına olanak vermiştir. Magnum Eye'de yer alan belgeseller, Detroit kentindeki genç yaştaki çete üyelerinden, Berlin'de yaşayan Yahudilere, terör nedeniyle yerlerinden edilen Perululardan, bir Rus cezaevindeki yaşam koşullarına değin çok çeşitli konuları ele almaktadır.

Aslında Magnum üyelerinin film dünyasıyla buluşmaları ajansın kuruluşundan daha öncelere dayanmaktadır. Robert Capa, Time Inc.'nin gerçekleştirdiği ve "The March of Time" adı verilen haber belgeselleri kapsamında Türkiye'ye gelerek bir belgesel film yapmıştır. Capa, 1946 yılında, yani ajansın kuruluşundan bir yıl önce Paul Martelliere adlı bir Fransız kameramanla birlikte Türkiye'ye gelerek iki ay kalmıştır.40 Kış aylarında Türkiye'ye gelen ve daha önce belgesel film konusunda hiçbir deneyimi olmayan Çapa, tüm olumsuz koşullara karşın -çekim senaryosu olmadan, ciddi ön hazırlık yapılmadan ve kış ayları olması nedeniyle zayıf ışık koşulları gibi-yapabileceklerinin en iyisini ortaya çıkardıklarını belirtmiştir.41 Capa'nın yönetmenliğinde gerçekleştirilen belgesel filmde, İstanbul cami ve saraylarından, Ankara'nın modern yapılarına; Boğazdaki balıkçılardan, tütün işçilerine; Cumhurbaşkanı İsmet İnönü ile ofisinde yapılan çekimlerden, muhalefetteki Demokrat Parti'nin bir toplantısına varıncaya değin çok çeşitli konular ele alınmıştır.

Capa'nın "The March of Time" serisi için geldiği Türkiye'de kaldığı iki ay süresince yayıncı Henry Holt ile imzaladığı anlaşma gereği savaş anılarını yazmaya devam etmiştir. Capa'nın Türkiye'de kaldığı, süre içinde ülkemiz açısından ilginç olan bir husus da anılarının dikte edilmesi için sekreter olarak İngilizce bilen Rosetta Avigdor adlı bir Türk kızının işe alınmasıdır. Bayan Rosetta'nın ABD'de Columbia Üniversitesinde öğrenim görmeye karar verdiğini öğrenince, Capa, ona Amerika'da annesi Julia'nın evinde kalmasını önermiştir. Böylece bu Türk kızı Capa'nın "Türk kızkardeşi" oluyordu.42 Günümüzdeki adı Rosetta Coryell olan bu bayan halen Paris'te ikamet etmektedir.43 Robert Capa daha sonra "Slightly Out of Focus" başlığıyla kitap olarak yayınlanan savaş anılarının son bölümünü Türkiye'de tamamlamıştır,

                                                                        

                                                                            -İLK BÖLÜM İÇİN TIKLAYINIZ-

 

Bu değerli çalışma, MERTER ORAL'ın "Weimar Cumhuriyeti`nden günümüze fotoğraf ajanslarının fotojurnalizme katkıları" başlıklı doktora tezinde yer almaktadır.

 

KAYNAKÇA için TIKLAYINIZ