 |
Cem Özdel, Otash kampında... Fotoğraf: Tamer Toganaş |
Bir siyasi partinin Antalya il teşkilatının, öğle yemeği saatine denk gelen
toplantısından bölge müdürlüğüne dönüyorum. Karnım nasıl aç, anlatamam. Yaş 30
olunca, şeker, kolestrol derken insanın bünyesinde olağanüstü gelişmeler
yaşanıyor. Velhasıl o an tek düşüncem, partinin açıklamasını olabildiğince
kısa yazıp, düşen şekerimi, Hanımeli Restoran'da kendime vereceğim küçük bir
ziyafetle geçiştirmek...
Büronun kapısını açıp, içeri girdikten sonrasını hayal meyal hatırlıyorum,
birinin bana Sudan'a gideceğimi, orada 1 hafta kalacağımı falan söylüyor,
bense, şekerimin taban yaptığını, halisülasyonlar falan gördüğümü düşünüyorum.
Aklım başıma geldiğinde, pasaport işlemlerimi tamamlamış, Sarıhumma aşısı
vuruluyordum. Erkekten hemşire yaparlarsa, haliyle insanın aklını başına
getiriyor...
İçimde bir sıkıntıdır aldı başını gidiyor. Yatıyorum Sudan, kalkıyorum
Darfur, esniyorum Nyala... Makinamın bozulduğunu gördüğüm rüyanın ardından,
sevgili kardeşim Hasan Demirbaş'ın makinasının seri numarasını Kızılay
Merkezi'ne bildiriyorum. Heyecan, heyecan, heyecan...
-YOLCULUK BAŞLIYOR-
Bütün aşılarım tamam... Kafilede aşılarını tamamlayan tek gazeteci olduğumu
söylüyor Kızılay yetkilileri... 19 Şubat günü önce Ankara'dan İstanbul'a,
ardından İstanbul'dan Sudan'ın başkenti Hartum'a havalanıyoruz. Uçakta Kızılay
yetkilileri bizi bilgilendiriyor: ''Gittimiz bölgede iç savaş var'', ''Katiyen
izin verilmeyen bölgelerde fotoğraf çekmeyin'', ''Kafileden sakın
ayrılmayın'', ''Sakın dışarda bişey yemeyin, içmeyin'', ''Asla kimseyle
tartışmayın'', ''Hastalara yaklaşmayın'', ''Tuvaletinizi şuralara buralara
yapın''...
Yapmayın, etmeyin, çekmeyin, öksürmeyin, tıksırmayınlarla yaklaşık 4 saat
süren uçuşun ardından Hartum'a iniyoruz.
Gece geç saat olduğu için otelimize gidip, gazeteci arkadaşım Tamer Toğanaş
ile odamıza yerleşiyoruz. Uyuduk mu, uyumadık mı bilmiyorum... Sabah erkenden
kalktık ve Darfur'un eyaletinin başkenti olan Nyala'ya gitmek için tekrar
Hartum Havalimanı'na hareket ettik.
Sudan'ın, ülke içi uçak seferlerini yapan bir şirketin Antonov modeli bir
uçağında yerimizi almıştık ki, uçağın hoparlörlerinden Arapça anonslar gelmeye
başladı.
Biz, pilotun uçuş hakkında bilgi verdiğini düşünürken, öğrendik ki, yönetim
şekli Şeriat olan Sudan'da, kalkış öncesi pilotlar dua okuyormuş... Altan
Burgucu'nun espirisi, Türk kafilesini kahkahalara boğdu, ''Maşallahla kalkıp,
inşallahla ineceğiz galiba...''
Yaklaşık 2 saat süren uçuşun ardından Nyala Havaalanına muazzam bir iniş
yaptık. Gerçi kafiledeki arkadaşlar buna inişten ziyade, ''düştük'' dediler
ama, şükürler olsun tek parça halinde indik.
-NYALA'DA YÜZYILA AYAK UYDURAN TEK YER: SAHRA HASTANESİ-
Havaalanında bizi karşılayan Darfur'lu bir bakan, VIP locasında bizi bir
süre ağırladıktan sonra Kızılay'a ait minibüslerle Nyala Kenti'nin girişinde
Kızılay tarafından kurulan Sahra Hastanesi'ne hareket ettik.
Türk olmaktan ileri derecede gurur duyduğum dakikalar burada başladı.
Hastanenin girişinde kurulmuş iki çadırın birinde kadınlar ve çocuklar,
diğerinde erkekler, Türk Kızılay'ının kurduğu bu hastanede tedavi olmak için
sıra bekliyorlardı.
Minibüsten inişimizi görenler eminim çok şaşırmışlardır: Sanki bir savaşta
askeriz ve bizi en sıcak çatışmanın olduğu yere helikopterden atıyorlar,
elimizdeki silahlarla, sağa sola, nereye denk gelirse ateş ediyoruz... Daha
önce hiç bu kadar denklanşör sesi duymadım...
İlk şoku atlatıp, hastanenin içini gezmeye başladık. Gayet düzenli, oldukça
hijyenik, her türlü teknolojik imkana sahip, çağdaş bir hastane... Hastane
yetkililerinden, açlık ve sefalet içerisinde yaşamlarını sürdüren Nyala
halkının, bölgede hizmet veren devlet hastanesi ve Fransızlara ait sahra
hastanesinin bulunmasına rağmen, Kızılay'ın sahra hastanesini tercih
ettiklerini öğrendim.
Kafile Başkanı doktor Tuncay Kımıllı, bunun sebebinin, Sudanlıların, bir
dönem tarihlerini paylaştıkları Türk insanına kendilerini yakın görmelerinden
ve hastanenin bölge halkına üst seviyede hizmet vermesinden kaynaklandığını
söyledi. Uzun zaman İngiliz sömürgesinde kalmalarına rağmen bölgede Osmanlı'yı
bilmeyen, bilip de sevmeyen yokmuş, şaşırdım...
Yaklaşık 2 saat hastanede kaldıktan sonra, Nyala'da kalacağımız, Kızılay'a
ait eve hareket ediyoruz. Yol boyunca Kızılay yetkilileri bizi Darfur ve Nyala
hakkında bilgilendiriyorlar. Nyala'nın, iç savaş öncesi Darfur'un ticaret
merkezi olduğunu ve kentte 3 milyon insanın yaşadığını, savaş nedeniyle
evlerinden olan yüz binlerce insanın, bu bölgede kurulan 18 kampta yaşam
mücadelesi verdiği, her gün yüzlerce insanın açlık ve bulaşıcı hastalıklardan
öldüğünü öğreniyoruz. Yetkililer, gece 21.00 ile sabah 06.00 arasında sokağa
çıkma yasağının bulunduğunu konusunda bizi uyarıyorlar.
Kızılay'ın şirin ve temiz evine eşyalarımızı yerleştirdikten sonra, Nyala
Valisi'nin daveti üzerine bölgesel futbol maçlarının yapıldığı şehir stadına
hareket ediyoruz. Aslında bütün gazeteci arkadaşların ilgisini, oynanan futbol
maçından ziyade, stadın yan tarafına kurulan sokak pazarı çekiyor. Maçın
ardından Kızılay yetkililerine neredeyse yalvarıyoruz, 5 dakika olsun pazara
girmek için...
Validen alınan özel iznin, Kızılay yetkililerinin alınan kati talimatların
ardından kafileyle birlikte pazara giriyoruz. Ama bu gezi yaklaşık 20 dakika
sürüyor. Kafileden kopan ve pazarda kaybolan gazeteci arkadaşların (benim
gibi!) sayesinde, Kızılay yetkilileri apar topar bizi eve geri götürüyor.
-İNSANLIĞIMDAN UTANDIĞIM YER: OTASH KAMPI-
Yaklaşık bir haftalık gezinin en önemli kısmına geliyoruz. Sabah erkenden
bizi kaldıran Kızılay personeli, Nyala'dan 10 kilometre uzaklıktaki Otash
Kampı'na hareket edeceğimizi haber veriyor.
Minibüsler yola çıkıyoruz. Sahra Hastanesi'nin önünden geçerken, hastanenin
ön tarafının yine karınca yuvası gibi olduğunu görüyoruz. Kampa yaklaştıkça, o
ana kadar neşelerini bir an olsun kaybetmeyen gazeteci arkadaşlarımın
yüzlerindeki ifadelerin değiştiğini görüyorum. 30 bin insanın yaşadığı Otash
kampı girişindeki askerlerden izin alan Kızılay görevlileri, bizi son kez
dikkatli olmamız konusunda uyarıyorlar.
Kampın girişinde bizi çocuklar karşılıyor. Minibüslerin çıkardığı tozun
peşinden koşan bu çocuklar, bişeyler istiyorlar bizden, dillerini anlamıyoruz
ama ne istediklerini çok iyi biliyoruz, su ve yemek...
Kızılay'ın Otash Kampı'nda kurduğu barakaların önünde minibüslerden
indiğimizde, yaklaşık 1 saatlik zamanımızın olduğu, daha sonra kampı terk
etmemiz gerektiği söyleniyor. Savaşın en sıcak çatışma sahneleri burada da
yaşanıyor... Genelde çift body taşıyan foto muhabiri arkadaşlar, deklanşörlere
basmaya başlıyorlar. Ve tabi ki bende...
Çevresi kamışlarla çevrili, içerisinde, bölgeye gelen yardım malzemelerinin
kartonlarından yapılmış 3 veya 4 metrekarelik barakaların aralarında
geziyorum. Çevremde onlarca çocuk, ''uzaylı mıyım acaba'' sorusunu aklıma
getirecek şekilde beni süzüyor. Su ihtiyaçlarını kamp yakınlarında açılan
kuyulardan karşılayan bu çocukların büyük bölümünün neden sıtma, kolera ve
menenjitten öldüğünü anlamak zor değil.
Barakaların arasında 10-15 öğrencinin bir çember yapıp oturduklarını ve
başlarındaki öğretmen eşliğinde ders çalıştıklarını görüyorum. Biraz
dikkatlice incelediğimde, bunun bir Kuran kursu olduğunu anlıyorum.
Öğretmenlerinin eşliğinde Kuran okuyorlar... Aslında çok ilginç gelmişti,
açlığın, sefaletin, pisliğin kol gezdiği bir yerde, hiç mi yapacak başka bir
iş bulamamışlardı, diye düşünmüştüm. Kampı gezmeye devam ederken, onları daha
iyi anladım, çünkü sığınacakları tek şeyin O olduğunu gördüm.
Henüz kamptaki 15. dakikam ve rüyam gerçek oluyor. Meslek hayatımda
yaşayabileceğim en kötü durumu yaşıyorum, makinam bozuluyor. Olayın şokunu
attıktan hemen sonra o rüyayı görmemi sağlayan kutsal güce, ardından Nikon
D70'ini bana veren Hasan Demirbaş'a teşekkür ediyorum.
Bozulan makinamı çantama koyup, yeni kader arkadaşımla, lağım kokusunun
hakim olduğu barakaları gezmeye devam ediyorum. Evet, ağır bir kokunun
olduğunu hissediyorum. Çocukken birkaç defa kanalizasyon taşkınlarına tanık
olmuştum, evet, aynı o konu bu. ''Acaba nereden geliyor'' diye sorarken,
barakaların hemen bitişiğinde, üzeri açık tuvalet çukurlarının olduğunu
görüyorum. İçi sinekten görünmüyor... Ve bu insanlar bu çukurun sadece 2-3
metre ötesinde yemek yiyip, yatıyorlar...
Midemin bulandığını hissediyorum... Midemi bulandıran şeyin, gördüğüm
manzaranın mı, yoksa bu insanların böyle yaşamasına göz yuman emparyalist
güçlerin mi neden olduğuna karar vermeye çalışıyorum...
Buluşma noktasına döndüğümde, arkadaşlarımın hepsinin yüzünde aynı ifade
vardı: hüzün, çaresizlik ve düzene olan nefret... Bizi tek mutlu eden şey,
Kızılay personelinin, kamptaki insanların büyük sevgisini kazandıklarını
görmekti. Tek bir kelime etmeden minbüslerimize binip, kamptan ayrılıyoruz.
-TÜRK USULÜ SÜNNET ŞÖLENİ-
Otash Kampı'ndan Sahra Hastanesi'ne döndüğümüzde, Kızılay görevlileri,
kamplara uzun zamandır basın mensubunun alınmadığını, Sudan hükümetinin Türk
gazetecilere özel izin verdiğini anlatıyor.
Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın 2006 yılı yaz aylarında bu bölgeyi ziyaret
ettiğini ve burada şahit olduğu hijyenden yoksun bir sünnet töreninin
ardından, bölgeye sahra hastanesinin kurulduğunu anlatan yetkililer, bizim
için bir sünnet merasimi hazırladıkları müjdesini veriyorlar.
Hastaneye geldiğimizde her şey hazırdı. Kamplarda yaşayan bir ailenin 1
yaşındaki çocukları İbrahim Muhammed'in sünnet törenine katılan Türk
gazeteciler, ''Oldu da bitti maşallah'' sloganlarıyla sünnetin icrasına yardım
ettiler.
Ama asıl güzel olan Akşam Gazetesi foto muhabiri Cem Türker'in, sünnet
çocuğuna para takmasıydı. Çok eski bir Türk adeti, Cem'in ardından diğer
gazeteci arkadaşları da tetikledi. Babasının ilginç bakışları altında minik
İbrahim, küçük bir servete sahip oldu. (Tabi ki Cem Türker, taktığı paranın 50
dolara denk geldiğini sonradan öğrendi!)
-AYNI TABAKTA ONLARCA EL: SAKALİ KAMPI-
Sünnet töreninin icrasının ardından yeni kurulduğunu öğrendiğimiz Sakali
Kampı'na hareket ediyoruz. Bu kampın 2007 Ocak ayı ortalarında kurulduğunu
anlatan Kızılay görevlileri, henüz yeni kurulmasına rağmen çok sayıda
mültecinin bu kampta yaşadığını söylüyorlar.
Nyala'ya yakın bir bölgede kurulan Sakali Kampı'nın girişine Kızılay'ın bir
baraka kurduğunu ve yüzlerce insanın bu baraka önünde toplandığını görüyoruz.
Burada da çocuklar bizi karşılıyor ve Otash'tan daha sert bir şekilde su ve
yemek istekleriyle karşılaşıyoruz.
Kızılay görevlileri barakada hazırladıkları yiyecekleri, kapının önünde
bekleyen çocukların önlerine koyduklarında, ömrümün sonuna kadar
unutamayacağım, onlarca elin bir tabağın içine uzandığı kareleri görüyorum.
Belki bir lokma daha fazla yerim yarışına başlayan çocuklar, tabağın
içerisindeki yemeği saniyelerle ölçülecek kadar kısa bir sürede bitiyorlar. O
an, annemin özenle yaptığı ancak benim beğenmeyip de yemediğim, hatta
üzerinden biraz yiyip, gerisini çöpe döktüğüm yemekler aklıma geliyor,
utanıyorum...
-SONUÇ-
Kamp turlarımızın ardından Kızılay ekibiyle Nyala'daki evimize geri döndük.
O gece gazeteci arkadaşlarımdan yemek yiyeni görmedim, sadece sigara ve çay
içtiklerine şahit oldum. Sabah yola çıkıp tekrar uçakla Hartum'a döndük ve 3
gece başkentte kaldık. Bu 3 gün süresince de iştahla yemek yiyen bir
arkadaşımız olmadı.
Gezinin bende bıraktığı birkaç önemli başlık vardı. Birincisi; mensubu
olmaktan gurur duyduğum ülkemin, din, dil, ırk, kabile ayrımı yapmaksızın,
dünyanın bir ucundaki insanlara yardım götürmesi beni olabildiğince
gururlandırdı, ikincisi ise; menfaatleri olmadıkça asla harekete geçmeyen,
binlerce insanın ölmesine rahatlıkla göz yumabilen emparyalist güçlerin,
Sudan'da varlığından sıkça söz edilen büyük petrol yataklarını işletebilmek
için daha ne kadar insanın ölmesini bekleyecekleriydi...
Mutlaka akıllara şu soru gelebilir, ''Orada neyin savaşı veriliyor?''.
Kimileri müslüman-hıristiyan savaşı, kimileri su savaşı, kimileri özgürlük
savaşı diyor. Elçiliğin bizim için verdiği kokteylde konuştuğum bir Türk
işadamı, bana şu çarpıcı bilgileri verdiğinde, şaşırmadım değil. Sudan'ın
sahip olduğu petrol ve uranyum