 |
Reza, vizöre bakışı sırasında oluşan alın kırışıklığının kalıcı hale geldiğini gülerek söylüyor. |
Fotoğraflayacağınız konuları siz mi belirliyorsunuz?
Konuyu yüzde 90 ben belirlerim. 25 yıldır bu işin
içindeyim. Gerek National Geographic’e gerekse diğer dergilere konuyu ben
öneririm.
Konuyu belirledikten sonra nasıl bir ön hazırlık
aşaması geçiriyorsunuz?
Benim fotoğraf çektiğim ülkelerde fotoğraf çekmek oldukça
zor. Foto-röportaj sırasında işin sadece yüzde 20’si fotoğraf çekmektir.
Geriye kalan yüzde 80’lik bölüm araştırma ile geçer. Tarih, edebiyat,
ekonominin yanı sıra gideceğiniz ülkenin güncel gündemini de çok iyi bilmeniz
gerekir. Böyle olmazsa manipülasyonlarla karşı karşıya kalırsınız. Sizi
yanlış yönlendirenlere teslim olur, objektif bir sonuca ulaşamazsınız.
Peki “doğru kişilerle” nasıl bağlantıya geçiyorsunuz?
(Burnundan kuvvetli bir nefes alıyor) İyi bağlantıların
kokusunu alırsınız (gülüyor).Yapacağınız röportaj ile ilgili daha önce o
ülkeye gitmiş gazeteci ya da yazarlarla konuşursunuz. Uluslararası ajansların
çalışanları ile konuşursunuz. Ancak bilgiyi bu şekilde bile olsa tek kişi ile
değil en az on kişiden alırım. Ancak bu şekilde farklılığı sağlarsınız. Yoğun
bir e-mail ve telefon trafiği yaşarım anlayacağınız.
Tüm bunları sağladıktan sonra sorunsuz bir
foto-röportaj yapılabilir mi?
Suudi Arabistan’da hac ile ilgili röportaj için gereken
tüm izinleri almıştım. İzni verirken bazı kısıtlamalar getirmişlerdi.
Bunlardan biri de ülkede çalışan yabancı işçilerin fotoğraflarının
çekilmememsiydi. Onlar “çekme” diyorlardı ama ben gitmem ve onları çekmem
gerektiğini biliyordum. Fotoğraf makinamı yanıma almadan işçilerin yoğun
yaşadığı bölgeye gittim. Çevreyi gezip ön hazırlıklarımı yaptım. Bir Türk
işçisi de bana yardımcı oldu. İstediğime ulaşmış, onların yaşadıkları kötü
koşulları fotoğraflamıştım. Dört-beş işçinin uyku anını gösteren fotoğraf
National Geographic’in o sayısında 3. fotoğraf olarak kullanıldı. Bu fotoğraf
üzerine derginin o sayısı Suudi Arabistan’da yasaklandı. Bu dergi tarihinde
bir ilkti.
Konunuzu kararlaştırdınız ve projenizi sundunuz. Ne
kadar bir süre içinde ilk fotoğraflar çekilmeye başlanıyor?
NG’de bir projenin oluşumu ve dergi üst yönetimi
tarafından kabul edilmesi bir yılı bulabilir. Projeniz kabul edildikten sonra
sizden “iş planı” istenir. Suudi Arabistan’da biraz önce belirttiğim foto
röportajının planlamasını 2000 yılında yapmıştım. Röportajım ancak derginin
Ekim 2003 sayısında yer aldı. 1991 yılında Türkiye ile ilgili iş planımı
yaptım. Benim planımda yer verdiğim cümlelerden biri bu ülke ile ilgili geniş
bir röportaj yapılması gerektiği, 3-4 yıl içinde Türkiye’de Refah Partisi’nin
iktidara geleceği idi. “Nereden biliyorsun?” diye sordular. (Burnundan kesik
nefesler alıyor) Hissedeceksin...
Türkiye röportajını tamamlamak için ne kadar süre
istemiştiniz?
 |
Reza ve Abdurrahman Antakyalı Ankara Kalesi'nde. (Fotoğraf: Selahattin Sevi) |
Türkiye’de 4 ay çalışmam gerektiğini belirtmiştim ama bu
süre iki ay aştı. Bunda Fransa’ya dönme zorunluluğum etkili oldu. Ama net 4 ay
çalıştım. Döndükten sonra da üzerinde 6 ay çalışıldı. Fotoğraflar seçildi.
Yazının yazılması da tamamlandıktan sonra dergiye gireceği kesinleşen
fotoğraflarla ilgili soruşturmalar yapıldı. National Geographic bu konuda çok
titizdir. Derginin merkezinde bir kattaki görevliler, dergiye girecek yazı ve
fotoğrafların kontrolu ile görevlidir. Bu, foto muhabiri ve muhabire
güvensizlik değildir. “Sıfır hata” prensibi ile çalışılır. Örneğin benim
Cizre’de çektiğim bir fotoğrafın tarihi ve fotoğraftaki kişilerin bilgisi
istendi. Derginin kontrol biriminden bir kişi kopya baskılarını aldığı
fotoğraflarımla birlikte Türkiye’ye gelip fotoğraflarla ilgili bilgilerin
kontrolünü yerinde yaptı. Bu, dergiye giren tüm materyaller için geçerlidir.
En uzun süren ve aralıksız olarak evinizden uzak
kaldığınız fotoğraf çalışmanız hangisi oldu?
En uzun projem 1995 yılında aralıksız olarak 6 ay
çalıştığım Doğu Türkistan projesi oldu. Çin hükümetinden gerekli izinler dergi
tarafından alınmıştı ancak Uygur bölgesine giriş izni bir türlü verilmiyordu.
Sonunda bu izin alındı ancak bir şartları vardı: “Fotoğrafçınız Reza
olmayacak! Başka birini görevlendireceksiniz” (gülüyor) Neyse, o işi hallettik
ama çok zor bir projeydi. İzni almış olmanız yeterli olmuyor. İzin kağıdınız
ülkenin her yerinde geçerli olmuyor. Yöneticilerin yorumuna bağlı... Bu da
sizi yoruyor ve zorluyor.
Time, Life, National Geographic gibi dünyanın en
tanınmış dergileri için fotoğraf çekiyor olmanız bazı kapıların size daha
kolay açılmasını sağlıyor mu?
Bu dergilerin isimleri bazı kapıları daha kolay açıyor
ama kapının açılması ve eve girmen yeterli olmuyor. O ülkenin içinde neler
yapabileceğin, ne kadar güçlü fotoğraflar çekebileceğin önemli.
 |
Reza ile fotoğraf düellosu! |
Yapacağınız projelerin bütçesi nasıl hazırlanıyor?
Derginin bir sayısında yayınlanacak bu fotoğrafların maliyeti ne kadar oluyor?
NG’de “Seyahat” birimi var. Gezi bütçesini bu birim
çıkarır. Projenin maliyeti ilgili detaylı bir çalışma yaparlar. Gidilecek
ülkedeki otel fiyatları, ulaşım giderleri, rehberlik hizmetleri vb. Bu
araştırmanın ardından size verilecek günlük harcırah belirleniyor. Genelde 200
ile 400 $ arasında oluyor bu ücret. Kalacağınız süreyle bu harcırah
çarpılıyor. Kullanmadığınız parayı almış olduğunuz harcama belgeleri ile
tekrar iade ediyorsunuz. Bütçenizi aşmanız pek hoş karşılanmıyor. Bu kontrol
mekanizması bence de gerekli.
Küresel olaylar, oldukça güçlü ekonomik yapılara sahip
ve sayıları pek de fazla olmayan medya gruplarının objektif ve yazılarıyla
dünyaya yansıtılıyor. Uluslararası bir yayın organında çalışan biri olarak bu "kısıtlı ayrıcalık" sizi de rahatsız ediyor mu?
İran’da okula ilk başlayan çocuklara Şair Firdevsi’nin
bir sözünü öğretirlerdi: “Bilgi güçtür”. Bu çok doğru bir tanım olmasına
rağmen günümüzde farklı bir kavram daha egemen olmuştur. Egemen güçler hep
halka gem vurmaya çalışıp dururlar. Medya da günümüzde halkın beynine gem
vurmaya çalışıyor. Medyanın bu gücünün özellikle Vietnam Savaşı sırasında
anlaşılması, gücünün kontrol altında tutulması gerekliliğini egemen güçlere
gösterdi. Bir de iş dünyasının bu gücün farkına varması ve medya sahipliğinin
değişim göstermesi buna eklenince ortaya “sansürden daha kötü” bir sonuç
çıktı.
Webistan adı altında bağımsız bir fotoğraf ajansı
kurdunuz. Bağımsız medya biraz önce belirttiğiniz bu karamsar tabloyu
değiştirebilecek mi?
“Dünyanın tüm karanlıkları bir araya gelse bir mumun
ışığını söndüremez” der bir İran atasözü. Bağımsız medya girişimcileri olarak
farklı insanlar da olsak küçük de olsa bir muma ışık olmaya gayret ediyoruz.
Mumu yaktınız mı peki?
Yakmamız lazım (gülüyor).
Foto muhabirlerinin bağımsızlıklarına biraz daha
düşkün tipler olduğunun tarihsel örnekleri var. Kooperatif fotoğraf ajansı
Magnum, 50 yılı aşkın bir süredir varlığını sürdürüyor. Çok sayıda başka
girişimin de varlığını biliyoruz. Bu tarz foto muhabiri refleksleri hakkında
ne düşünüyorsunuz?
Foto muhabirleri insanlarla derinlemesine
yakınlaşıyorlar. Üstelik bu yakınlık, o insanların genellikle kötü duruma
düştüklerinde oluyor; Deprem, savaş, açlık... Bu acılarla birebir ve sürekli
karşı karşıya kalınca da doğal olarak diğerlerinden farklı insan oluyorsunuz. Daha bireyselleşiyorsunuz. Bu farklılığın kendini gösterdiği durumlardan biridir belki de bu tarz girişimler. Fotoğrafın çekmek üzere bölgesine
gittiğiniz yerlerdekiler sizi yanlarına çağırırlar. Acılı bir kadın kollarını
açıp ağlayarak, “duyur bu halimizi herkese” derler. Bizim de onun halini
dünyaya göstermemiz lazım, yaparız da.
İliştirilmiş (embedded) muhabirlik hakkında ne
düşünüyorsunuz? Hiç iliştirilmiş muhabir olarak bir olayı izlediniz mi?
Afganistan’da 15 gün ABD askerleri ile birlikte çalıştım.
Birlikte devriyeye çıktık. Embedded muhabirliğe karşı değilim kısacası. Önemli
olan insanın beyninin embedded olmaması. Ben yine kendi çekmek istediğim
fotoğrafları çektim.Anlamadığım şeylerden biri de şu: Eskiden askerlere ısrar
ederdik “bizi de götürün gittiğiniz yere” diye, şimdi ise askerler götürüyor
ve gideni eleştiriyorlar!
 |
Röportaj, Ankara Kalesi'ndeki Zenger Paşa Konağı'nda gerçekleşti. |
Biraz önce bahsettiğiniz ağlayan kadına dönelim
isterseniz. Çektiğiniz fotoğraflarla değiştirdiğiniz bir şeyler olduğuna
inanıyor musunuz?
Lübnan’da çok yakınımdaki bir eve bomba düştü. Patlamayla
birlikte evden dışarı insanlar fırladı. Yaralılar arasında iki de çocuk vardı.
Dehşet bir manzaraydı. Çok sayıda fotoğraf çektim. Çocuklardan biri ölmüştü
diğerinin ayağına şarapnel parçası saplanmıştı. Ağlıyordum. Çocuğu alıp
hastaneye götürdüm. Fotoğrafları o zaman çalıştığım Sipa Press’e gönderdim.
Gökşin Sipahioğlu fotoğrafların çok çarpıcı olduğunu söyledi. Bir süre sonra
bulunduğum yere Norveç’ten bir ekip geldi. O bölgeye çocuk hastanesi yapmak
istiyorlardı. Ben de “Nereden geldi aklınıza buraya hastane yapmak?” deyince
bir gazeteyi gösterdiler ve “İşte Norveç halkını etkileyen bu fotoğraf
yüzünden” dediler. Fotoğrafa bir bakım ve çığlığı attım:”Benim fotoğraf bu!”
Bomba düşen evdeki yaralı çocuğun fotoğrafıydı gösterdikleri...
Gittiğiniz yerler genelde problemli bölgeler ve daha kapalı toplumlar.
Fotoğrafını çektiğiniz insanlarla diyalogu nasıl kuruyorsunuz?
Anlatmakla olmaz bu. Doğu kültüründe insana bakış
başkadır. Aşık olan bir genç, diliyle söyleyemediği aşkını gözü ile, yüreği
ile söyler. Bizde iletişim kurmak için konuşmayı kullanma belki de onbeşinci
sıradadır. “Merhaba” deyip elini uzattığınızda, dokunduğunuzda güçlü bir
iletişimi başlatırsınız. Vücut dili çok önemlidir. Ayrıca gittiğim yerde
insanlara şunu hissettirmeye çalışırım: “Ben bir turist değilim, para kazanmak
için de sizinle değilim, sizi dinlemeye ve insanlara anlatmaya geldim, sizin
için buradayım”. Bunu hissetirdiğiniz anda ruhların kapısı açılır ve
rahatlıkla görevinizi yaparsınız.
Can güvenliğinizi nasıl sağlıyorsunuz? Güvenilir
rehberlerle çalışmanız mı bunu sağlıyor?
Öyle yerler oluyor ki gittiğim yere rehber benimle
gelmiyor, tek başıma gidiyorum. Genelde hislerimle hareket ederim. Nasıl
oluyor bilmiyorum ama benim biraz önce ayrıldığım yerlere bombalar düşüyor.
Sanki biri beni çağırıyor ve kurtarıyor. Bir keresinde, Taliban döneminde
Afganistan’da at ile dolaşıyordum. At ile çıkmanın zor olduğunu düşünerek yaya
tırmanmaya karar verdim ve attan indim. Henüz on metre yaya gitmiştim ki atın
üzerine bomba düştü ve hayvan paramparça oldu. Başıma şöyle olaylar çok gelmiştir; ben bir yerden henüz ayrılmışımdır ki orası bombalanmış, yerle bir olmuştur. Kısmete inanıyorum.
Bir de şuna
inanıyorum; adımın üzerinde yazılı olduğu bir mermi var ve 20 yıldır peşimde
dolaşıyor. Bilmiyorum ne zaman beni bulacak!
 |
Reza, Ankara Kalesi'nden aldığı nazar boncuklu tespihi bileğinde, Ankara'yı fotoğraflıyor. |
Fotoğraf çekerken kendinizden başkasına karşı
sorumluluk duyuyor musunuz? Okura, editöre karşı bir sorumlulukla hareket
ettiğiniz oluyor mu?
Kesinlikle sadece kendime karşı sorumlulukla hareket
ederim. Çalıştığım tüm dergilerde bu tarzda fotoğraflar çektim. İstemiyorlarsa
istemesinler!
Dijital fotoğraf teknolojisi önemli bir pazara sahip
oldu. Siz dijital fotoğraf makinası kullanıyor musunuz?
Dijital teknoloji bir araçtır. Güzel bir şiiri
okuduğunuzda şaire “Bunu hangi kalemle yazdınız?” diye sorar mısınız! Belki de
parmağı ile kuma yazmıştır! Önemli olan ortaya konulan eserdir.
Peki bu araçla aranız nasıl? Çünkü, Reza adını duyan
birçok kişinin aklına Leica fotoğraf makinası, filmi ile dağlarda dolaşan bir
adam geliyor (gülüşmeler). Reza’nın “teknolojik” yaşamdaki yeri ne?
Paris’te beş-altı kişinin çalıştığı bir ofisim var.
Onların görevi, çektiğim fotoğrafları arşivlemek, taramak, sergi yapmak, kitap
hazırlamak, yazıları edit etmek. Onlara, “Siz benim için
değil, ben sizin için çalışıyor, dağlarda geziyorum" diyorum. (gülüşmeler)
“Hayatımın projesi” dediğiniz ancak henüz
tamamlayamadığınız bir proje var mı?
Uzun süredir üzerinde çalıştığım bir proje var. Çocuk
hakları ile ilgili bir proje bu. Savaş mağduru olan, kötü koşullarda yaşayan
ve “gerçek kurbanlar” diyebileceğim dünya çocukları ile ilgili bir proje bu.
Dünyanın geleceği olan bu çocuklar için bir şeyler yapmamız lazım. Afgan
çocukları için bir “Perwaz” (Uçmak) isimli bir gazete çıkarıyorum. Hayalim, bu
gazeteyi kuracağım bir vakıfla dünya genelinde yayınlamak. Ruanda’da da
Afganistan’da da okuyacak bir şey bulamayan fakir ülkelerin çocuklarına
iletebilmek.
Basın fotoğrafçılığının en önemli fotoğraf yarışması
olan World Press Photo’nun jurisinde de yer aldınız. 50 binin üzerinde
fotoğrafın katıldığı bir yarışmanın seçici kurulunda yer almak nasıl bir
deneyimdi? Reza için “İyi fotoğraf”ın kriterleri neler?
İyi fotoğraf benim kalbime hançer olup saplanan
fotoğraftır. Kompozisyonu güzelmiş yok başka bir şeymiş bunlar önemli değil
benim için. İyi fotoğraf önce kalbi sonra beyni uyarır. Fotoğraf, duygu ile
başlar çünkü. World Press Photo juri üyesi olmak tam bir işkence (gülüyor).
Günde 12 bin fotoğrafa bakıyorsunuz! Eleme el kaldırarak oluyor. El kaldırıp
indirmekten yorgun düşüyorsunuz.
Tartışma yaşanıyor mu?
Hem de çok şiddetli! Özellikle de final aşamasında.
Herkes kendi beğendiğinin kazanmasını istiyor çünkü. Benim beğendiğim fotoğraf
çok eleştirilmişti. Başına siyah bir çuval geçirilmiş halde kucağındaki
çocuğuna sarılan bir Iraklı tutsağın fotoğrafıydı bu.(Bu fotoğrafı görmek için tıklayınız) Diğer juri üyeleri bu
fotoğrafı “çok düz” olmakla küçümsemişlerdi. İlk oylamada 9 jüri üyesinden
altı ya da yedisi muhalif oldu seçimime. Bunun çok önemli bir sorunu
gösterdiğini, bu konunun gelecekte de çok işleneceğini savundum. Gizli
oylamaya geçildi ve sonuçta benim savunduğum fotoğraf büyük ödülü aldı. Ödül
açıklandıktan bir süre sonra Ebu Garip cezaevi fotoğrafları ortaya çıktığında
diğer jüri üyeleri de beni arayıp haklı olduğumu vurguladılar.
 |
Reza ve Ara Güler Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi önünde. |
Time, Newsweek, Life ve NG gibi büyük dergiler için
fotoğraf çektiniz. Fotoğraflarınızı kendiniz mi seçiyorsunuz editörler mi?
NG’ye tüm filmleri gönderirim. Filmler hazır olduğunda
Washington’a giderim. İçinde 60 ila 80 kare arasını editörle birlikte seçeriz.
Ancak belirleyici olan benim görüşümdür. Editörle fikir alışverişine
girmediğimiz anlamına gelmiyor bu. Benim tarzım böyle olmakla birlikte bazı
fotoğrafçılar editör görüşlerine daha fazla önem veriyorlar. Diğer dergilerle
de böyle çalıştım.
Çekilen fotoğrafların seçim ve değerlendirmesini yapan
iyi bir editörde ne gibi özellikler ararsınız?
En iyi editör “altın göz”e sahip olanlardır ancak
bunların sayısı çok azdır. Çekilen binlerce kare arasından en iyisini bir
çırpıda görebilen, hisseden... Çok tecrübe sahibi olmaları gerekiyor ama bu
nitelikte birini bulmak çok zor.
Editörlük mü foto muhabirliği mi daha zor sizce?
(Gülüyor) Bence dünyanın en kolay işi fotoğraf çekmek.