 |
Nikos Economopulos, Ankara'da düzenlenen "Fotoğraf ve Oryantalizm" panelinde. |
Fotoğraflarınızdan anladığım kadarıyla açık ve geniş alanlardan
hoşlanıyorsunuz. Üstelik büyük ve kalabalık kentlerde çalışmaktan
hoşlanmıyorsunuz. Bu yüzden mi Anadolu’da çalışmayı tercih ediyorsunuz?
Hayır, sadece onun için değil. Türkiye’de çalışıyorum çünkü buraya ilk
geldiğimde burada bulunmak çok hoşuma gitti. Üstelik Anadolu geniş
boşluklarıyla fotografik anlamda kompozisyon kurmaya çok elverişli bir
coğrafya.
Türkler ve Yunanlar arasında klişeleşmiş bir ifade vardır, aslında biz
birbirimize çok benzeriz, halklarımız kardeştir ancak sorun yaratan
politikacılardır diye…
Evet, belki bu bir klişe ama içinde doğruluk payı da var.
Tabii, her klişe biraz doğrudur.
Yine de ben buraya ilkin yirmi yıl önce geldim. O zaman iki ülke arasındaki
politik durum şimdikinden çok daha kötüydü. Üstelik bahsettiğiniz klişeyi o
zamanlar duymuyordunuz. Benim karşılaştığım insanlar Yunanistan’dan geldiğimi
öğrenince neredeyse şoke oluyorlardı. Olumsuz anlamda değil belki ama
şaşırıyorlardı çünkü daha önce hiçbir Yunanla karşılaşmamışlardı. Şimdi her
şey daha kolay. İnsanlar karşı tarafa daha çok geçiyorlar. İki ülkenin
politikası değişmeye başladı. İlk zamanlar arkadaşlarım Türkiye’ye gideceğimi
duyunca güvenlik sorunu yaşayacağımdan endişeleniyorlardı ancak o zamanlarda,
Balkanlar’la ve Yunanistan’la kıyaslandığında Türkiye bölgenin en güvenli
yeriydi, şimdi de öyle. İlkin 1980’de birkaç günlüğüne geldim. Darbeden birkaç
ay sonra. Yeni Cami’nin avlusunda askerlerin beklediğini hatırlıyordum.
Herhalde o zaman bütün ülke açık bir hapishane gibiydi.
Evet ama cami avlusundaki askerlerin imgesinden başka bir şey
hatırlayamıyorum. Çok kısa bir seyahatti çünkü. Asıl olarak fotoğraf çekmeye
ise 1985 yılında geldim.
Bir yere fotoğraf çekmeye gittiğinizde aklınızda bir takım ideolojik
önyargılar olur mu?
Genellikle çok açığımdır. Bir yere gitmeden önce o yer hakkında genel
bilgiler dışında çok fazla fikrim olmaz. Ancak asla bir şeyleri kanıtlamak
için bir yere gitmem. Keşfetmeye giderim. Fikirlerim orada oluşur. Sıra dışı
bir örnek vereyim, Japonya’ya giderken aklımda olumlu önyargılar vardı ancak
geriye olumsuz yargılarla döndüm. Benim için orada asgari düzeyde bile
iletişim kurmak neredeyse olanaksızdı. Neden olduğunu bilmiyorum. Dil farkı
asla bir problem değildir. İletişim kurmanın başka yolları vardır. Belki sorun
kültürel farklılıkla açıklanabilir. Tamamen farklı bir kültür… Orada yıllarca
kalsanız bile buna
Önceki soruyu şöyle değiştireyim. İdeolojik angajmanlarınızı
fotoğraflarınıza yansıtır mısınız? Farkında olmadan kendiliğinden gelişen bir
etkileşimden söz etmiyorum. Bilinçli bir yerleştirmeyi kastediyorum.
Ne aradığımı biliyorum. Benim için sıradan insanlar en ilginç insanlardır.
Fotoğraflarımda benim insanlarla aramda bir mesafe olduğunu, onlara farklı bir
düzeyden baktığımı göremezsiniz. Benim fotoğraflarımda eleştirel bir bakış
yoktur. İnsanların neden öyle olduklarını sorgulamam. Benim fotoğraflarımda
yapmak istediğim genellikle insanlar hakkında iyi duygularımı ortaya koymak.
Bence fotoğraflarımda bunu görebilirsin.
Hiç bir çatışma bölgesinde çalıştınız mı?
Hayır, uzak durmaya çalışıyorum. Savaş sırasında yıllarca Balkanlarda
dolaştım. Ancak sistematik olarak kendimi cepheden uzakta tuttum. Çatışmanın
kendisini fotoğraflamaktan hoşlanmıyorum. Bununla ilgilenmiyorum. Bence bu iş
sıkıcı ve sadece haber fotoğrafçılığı amacıyla yapılır. Bence insanların bu
şartlar altında nasıl olduğunu anlamaya çalışmak çatışmanın kendisini
görüntülemekten çok daha ilginç. Ben betimleyici fotoğraflar çekmekten çok,
mekana ve insanlara dair kişisel izlenimlerimi aktarmak istiyorum. Cepheyi
fotoğraflarken bunları göremezsiniz. Ben Balkanlarda önce insanları anlamak,
belki daha sonra onları fotoğraflamak istedim. Bunu yapmazsanız, bırakın
başkasına anlatmayı, belli bir zamanda belli bir mekanda bulunan insanları
kendiniz nasıl anlayacaksınız? Zaten bütün çatışmalar birbirinin aynısıdır.
Çatışma cephelerindeki insanların yalnızca kurban olarak, tüm diğer
özelliklerinden soyutlanmış biçimde tanımlanması da bir tehlike, öyle değil
mi?
Bazen sadece kurban bazen de tam tersi, anlıyorsun değil mi? Balkanlarda
öncelikle neden insanların bu şekilde davrandıklarını, birbirleriyle
savaştıklarını anlamak istedim. Örneğin NATO Belgrad’ı bombalarken neden her
yere ve üzerlerine hedef işaretleri yapıştırdılar? Bunu anlamak istiyordum.
Balkanlarda paranoid bir hava hakimdi. Örneğin 1992’de olaylar ilk patlak
verdiğinde Kosova’da, Priştina’daydım. Bir barda oturuyordum ve karşımdaki
masamda dört Arnavut arkadaş oturup içki içiyor, şakalar yapıp eğleniyorlardı.
Daha sonra biri cebinden bir bıçak çıkarttı ve kavga etmeye başladılar. Neden
kavga ediyorlardı, biliyor musun? Çünkü herkes hesabı kendisi ödemek
istiyordu. Bu tipik Balkan davranışı, anlıyor musun? Bu davranış biçimini
hiçbir batılı anlayamaz. Çatışmanın karakterini belirlemek benim için daha
önemli. Sadece çatışmanın kendisi değil. Onu başkaları da yapıyor zaten.
Oralarda her elli yılda bir, çatışma çıkıyor. Bu yeni bir şey değil.
Çatışmanın altında yatan nedenleri anlamaya çalışmak daha önemli. Sırp
edebiyatına bakın örneğin. Bu türden bir sürü karşıtlık ve çatışmayla dolu
olduğunu göreceksiniz. Böylesi davranışların nedeni belki tarihin
derinliklerinde yatıyor. Her zaman hayatta kalmaya uğraşmışlar. Bilmiyorum.
Kesin cevaplarım yok. Sadece anlamaya çalışıyorum. Yine de Balkanların
karakterini anladığıma inanıyorum.
Muhtemelen tipik rasyonel batılı zihin anlattığınız Arnavutları olgun
olmamakla, olgunlaşmamışlıkla, yetişkinliğin zıt haliyle tanımlayacaktır.
Belki de sizin fotoğraflarınızda…
Bunu görüyorsunuz. Bunu gördüğünüzü sanıyorum. Ama bu bağlamda olgunluk
nedir bilmiyorum. Olgunluk batılı düşünce tarzı mıdır? Başka düşünce tarzları
da var ve onları olgun olmamakla suçlayamazsınız.
Hayır, yapmaya çalıştığım bu beylik sözcüğü kullanarak sizle daha rahat
anlaşabilmektir. Olgunluğun ne olduğu sorgulanabilir ancak bunun bir klişe
olduğunu vurgulayarak bu sözcüğü kullandığımı belirteyim. Bence hesabı ödemeye
çalışmak olgunlaşmamışlık olarak görülmemeli. Yine de bu ruh halinin
kanıtlarını fotoğraflarınızda görebiliyorum.
Evet, bence de bunun kanıtları fotoğraflarımda var ama ben buna
olgunlaşmamışlık değil farklı bir düşünme tarzı, duygulanım tarzı diyorum.
Balkanlarda duygular çok güçlüdür. Türkiye’de ve Yunanistan’da da. Muhtemelen
insanların eylemleri sadece zihinden, mantıktan değil, duygulardan
etkilenerek, sezgilerle biçimleniyor. Bunun olumlu ve olumsuz yönleri var.
Kötü yanı, düzenli bir ülkeniz olmuyor, sağlıklı üretim yapamıyorsunuz. Ama
iyi yanını düşünelim. Böylesi çok daha sıcak ve belki daha insani. Bana
soracak olursanız ben böyle yaşamayı, çok düzenli, mantıklı yaşamaya tercih
ederim. Kuzey Avrupa’dan böyle bir yaşam tarzına imrenen insanlar da
tanıyorum, güneyde, Balkanlarda yaşayıp Almanlar gibi olmak isteyenleri de.
Sanatçıların, özellikle fotoğrafçıların çok fazla kendine dönüşlü
düşünmediklerini fark ediyorum. Yaptıkları işin doğası hakkında düşünüp bunu
sözcüklerle kavramsallaştırmaktan, ya da en azından bunu dışa vurmaktan
kaçınıyorlar.
Ben de bunu yapmıyorum. Bence fotoğraf kendi kendine var. Görsellikle
ilgili uğraşımı sözcüklere dökmekten hoşlanmıyorum. Bence bu başka bir yol.
Eğer sözcükler sarf edebiliyorsanız fotoğrafa neden ihtiyaç duyasınız ki?
Yazılı bir metin muhtemelen en iyi iletişim aracıdır. Ancak her zaman bu kadar
mükemmel bir iletişim yoluna ihtiyaç duymayız. Neden müzik dinliyoruz ki?
Müzikle anlaşmak çok daha zor olurdu.
Belki bir aracıya ihtiyaç duyuyoruz.
Bence her iletişim biçiminin kendi tarihi ve kendi kuralları var.
Sözcüklere çok fazla güvenmiyorum. Fotoğraf çok daha güçlü biçimde kalbe
yönelebiliyor. Birçok insan görselliğin alfabesini bilmeyenlere sözcüklerle
ulaşarak fotoğrafları anlatmaya çalışıyor ancak bence imgeleri görebilmenin
tek yolu onlar bakmaktır.
Yanlış anlamayın, bu soruyu sizin bütünüyle naif olduğunuzu, işinizi
sadece yüreğinizle yaptığınızı ima ederek sormadım.
Naif olmakla neyi kastediyorsunuz? Ben naif değilim. Öyle hissetmiyorum.
Demek istediğim fotoğraf kendini sözcüklere gerek duymadan ifade edebilir.
Buna inanan birinin naif olması gerekmez.
Bunu açıklığı kavuşturalım. Örneğin aklımda Ara Güler var.
Hatırlarsınız, panelde Ara Güler’e ne aradığı soruldu ve onun ‘Ara Ne Arıyor’
sorusuna verdiği tek yanıt, şakayla karışık ne aradığını kendisinin de
bilmediğiydi. Bu naif bir cevaptı. Tabii bu cevap tek başına Ara Güler’in naif
olduğunu ispatlamaz.
İmgenin, fotoğrafın otonomisine inanıyorum. Başkaları ne düşünür bilemem
ama benim fotoğraflarımın açıklayıcı sözlere ihtiyacı yok.
Ankara’daki panel hakkında bazı sorular sorayım. Sık sık böyle
etkinliklere katılır mısınız?
Çok değil. Çoğu zaman böyle yerlerde bulunmak beni mutlu etmez. Benim bu
panele katılmamın en önemli nedeni, bana Türkiye’ye gelmek için bir olanak
sunmasıydı. Yoksa bu panel tek başına bana bir şey ifade etmiyor. Yeni
insanlarla tanışmak güzel ama oraya çıkıp edeceğim çok zekice sözlerim
olduğunu sanmıyorum. Benim fotoğraflarım var ve zekice ifade etmek isteyeceğim
fikirlerimi fotoğraflarla aktarıyorum. Bakın ben hayatımı fotoğraftan
kazanıyorum. Tabii ki bir müşterim benden çalışmamı istemişse onun
ihtiyaçlarını da aklımda tutuyorum ama önce kendim için fotoğraf çekiyorum.
Sadece para kazanmak için fotoğraf çekmek bence aptallıktır. İstediğiniz buysa
daha çok para kazanabileceğiniz başka işler de var.
Panelin benim açımdan ilginç olan yönü tüm bu foto muhabirliğine ve
betimleyici fotoğrafa ilişkin tartışma ve Reza’yla bağlantılı olarak
Pandora’nın kutusunun açılmasıydı. Bunlar benim için biraz eski tartışmalar.
Bana göre fotoğraf alfabe gibidir. Dilerseniz bunu alışveriş listesi yapmak
için kullanırsınız, dilerseniz şiir yazmak için. Bu ikisini karşılaştırmak da
çok anlamlı değil. Fotoğrafta da aynı şey geçerli, bu alfabeyi kullanarak
dilerseniz gazetecilik yaparsınız, dilerseniz sanat yaparsınız. Anı
fotoğrafları çekebilir, çocuklarınızı fotoğraflayabilir ya da bu dili
kullanarak şiir yazabilirsiniz. Bu yüzden şiiri ve gazeteciliği kıyaslamamak
gerek. Bunlar elmayla armut gibiler. İyi gazetecilik ve kötü gazetecilik söz
konusu olabilir. İyi şiir ya da kötü şiir de tartışılabilir ama bu ikisini bir
arada tartışmak çok anlamlı değil. Asıl tüm bu tartışma naiftir. Bence mesele
nedir biliyor musun, fotoğrafçılar çok iyi eğitimli adamlar değiller. Bu hem
burada böyle hem de Yunanistan’da. Mesela yazarlar şiirle gazete haberini
kıyaslayan bir tartışmaya girmeyecek kadar eğitimlidirler. Ama fotoğrafta bunu
yapıyorlar. Bence bu aptallık.
Belki de bunun nedeni fotoğrafın kendine has doğasıyla ilişkilidir.
Bence fotoğraf, diğer ifade yollarının yanında çok genç kalıyor. Aşağı
yukarı yüz elli yıllık bir geçmişi var. Yazıdan bahsedecek olursak binlerce
yıllık bir geçmiş karşımıza çıkar. Resmin tarihi daha da gerilere gider. Müzik
belki daha da geriye… Bu yüzden insanlar bu ifade alanında çok eğitimli
değiller. Hepsinin aynı olduğunu sanıyorlar. Aynı değil. Fotoğrafın kısa
tarihi insanları eğitimsiz kılıyor. Belki yüz yıl sonra bu değişir.
(Fotomuhabiri.com'un yazı ailesine yeni katılan ve bundan sonra da değerli
yazılarını keyfle paylaşacağımız Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Fotograf
Ve Grafik Ana Bilim Dalı Araş. Gör. Özgür Yaren'in bu söyleşisi 22 Ekim 2005
tarihinde Ürgüp'te gerçekleştirilmiştir.)