Evime giren hemen herkesin ilk dikkatini çeken onun bana doğum günü hediyesi
oluyor. Ajda Pekkan'dan Murat Belge'ye bir dizi 'röportaj nesnesi'nin benimle
çekilmiş güleç fotoğrafları monoblok olarak bastırılmış. Storlu yazıhanemin
üzerinde duvara yaslanmış olarak duruyor. 'Kim çekti bu fotoğrafları?' diye
soruyor hemen herkes. O zaman hediyesinin altında duran asteğmen giysili yağız
delikanlıyı gösteriyorum.
Kitaplığımın raflarında yine onun çektiği başka fotoğraflar kitaplara
yaslanmışlar; onları da gösteriyorum o zaman misafirlerime: Süleymaniye Camii
geceleyin, Ayasofya'nın kubbesi içeriden, aşağıdan, İstiklal Caddesi'nde
tramvay, karlar altında, yukarıdan.
Arşivime girerseniz sırf benimle gittiği işlerde ürettiği her biri bir sanat
eseri kıymetinde daha yüzlerce fotoğraf. Ercan Arslan, kardeşim, arkadaşım,
yoldaşım. Fotoğrafın delikanlısı. Foto muhabirliğinin militanı.
Denk geldi, çok uzun süre çok üretken bir dönem geçirdim Milliyet'te. O yüzden
de fotoğraf servisinden bütün çalışma arkadaşlarımla epey yol yapmışımdır,
epey mesafe katetmişimdir. Arkadaşlık yolunda da. Türkiye yollarında da.
Ama Ercan'ın yeri başkadır. Benim hayatımda.
Şimdi Ercan'ı benimle dostluğu temelinde anlatsam, anlatıp dursam ona
adaletsizlik yapmış olurum. Ercan'ı analiz etmek gerekir. Onun fotoğraflarında
özgün olanı saptamak.
Ancak işte onun fotoğraflarını farklı, özgün kılan etkeni ararken, yine ortak
geçmişimize dönüyorum.
Marmara Depremi günlerini hatırlıyorum. Sırt çantasından her daim çadır
çocuklarına çikolatalar çıkarır ama bir lokma da yemezdi, yedirmezdi bize
depremzedelerin aşından, katığından. İçirmezdi çorbasından.
Kendi parasıyla alıp arabaya yüklediği birkaç domatesi, belki bir karpuzu,
biraz da peyniri ve bir de ekmek tabii getirir, koyar, bana ve şoför
arkadaşımıza gözden ırak bir sofra kurardı. Karpuzun, domatesin suyuyla
ıslanmış temiz, enerjik ellerine, parmaklarına bakardım ben o sırada Ercan'ın.
Kafamda Roland Barthes'ın fotoğrafçılar, foto muhabirleri için söylediği bir
söz: 'Fotoğrafçının gözü deklanşöre basan parmağıdır.'
Acaba, Ercan'ın gözleri ıslanıyor mudur o hepimizi yüreğinden yakalayan acı ve
güzel fotoğrafları çekerken? Dikkat etmemişim.
Tabii ben bir fotoğrafçı değilim ama şöyle dersem yanlış olmaz herhalde: 'Bir
fotoğrafın kalitesini ve içeriğini belirleyen en önemli etkenlerden biri
nerede durduğundur.'
Elbette sadece o fotoğrafı çekerken değil, deklanşöre bastığında değil, aynı
zamanda hayatta nerede durduğundur.
Ercan'ın bu meslekte, bu hayatta nerede durduğunu, hayat felsefesinin ne
olduğunu şimdi burada uzun uzun anlatacak değilim. Çokça da tartışmışızdır
yollarda, havaalanlarında. Kavga bile etmiş, küsmüşüzdür zaman zaman. O,
kendince beni doğru yola çekmeye, yola getirmeye, mesela bir ev sahibi yapma
fikrine kaptırmıştı kendini.
'Oğlum sokakta kalırsın yaşlanınca. Ben bakmak zorunda kalırım sonra' diyordu.
O maaşıyla, o muhabir maaşıyla usul usul bir özel hayat inşa ediyordu bu
düzenin içinde. Önce sevgilisiyle evlendi. Bize gelin getirdi. Azer Bortaçina
ile ben aktif rol aldık düğününde. Sonra sektirmeden taksitlerini ödeyip bir
de ev sahibi oldu. Ardından bize Can adında bir çocuk getirdi Ercan ve tabii
Şenay. Çocuk olunca bu sefer bir de otomobil gerekti, onu da tedarik etti
küçük ailesine.
Ama bütün bu orta sınıf, orta sınıflaşma çabalarının içinde, hiçbir
yanılsamaya kaptırmadan kendisini hep emekçilerin, ezilenlerin yanında oldu.
Mutlaka mali sıkışıklık içine girdiği zamanlar olmuştur ama bunu aşmak için
hiçbir işyeri iktidarının eteğini öpmedi.
Ben ondan kaç defa borç almışımdır acaba? Bir kez bile geri çevirmedi.
Hayatını o kadar mütevazı ve sorumlu sürdürdüğü için parası hep bereketliydi.
Hayatını o kadar düzenli ve mazbut yaşadığı için kadrajlarında arıyordu
özgürlüğü, uçuşu. Hala da arıyor, buluyor ve o tarafa uçuyor. Objektifini
çeviriyor.
O yüzden bu kadar zengin. Fotoğrafları. Ercan'ın.
Tevazu ve sorumluluk duygusu gözünü açıyor, bakışını netleştiriyor olmalı
onun.
Düzensizlikten duyduğu iflah olmaz korkusu ise hayatın karmaşasından en iyi
kadrajlamayı yaptırıyor olmalı ona.