|
|
Magnum Photos'un usta ismi ile özel
röportaj
BRUNO BARBEY
- "ONLARCA SAVAŞ İZLEDİM
AMA SAVAŞ FOTOĞRAFÇISI DEĞİLİM"
- "SAVAŞIN ESTETİZE
EDİLMESİYLE İLGİLİ BİR TAKIM SORUNLAR OLABİLİR. BANA DA ÖLDÜRÜLEN İNSANLARIN
FOTOĞRAFLARININ ÇEKİLMESİ GARİP GELİYOR" - ''GELECEĞE MUTLAKA DOĞRU
İŞLER BIRAKMALIYIZ''
- ''FOTOĞRAFÇININ İNSANİ BİR DURUŞU OLMALI."
Röportaj: SELAHATTİN SEVİ
Üretken ve başarılı bir fotoğrafçısınız. Yola çıkarken çalışmanızın nasıl
bir ürüne dönüşeceğini düşünerek çekiyorsunuz? Dergide yayınlanması için mi,
sergilenmesi için mi, ya da bir kitap olarak görmek için mi?
 | |
Bruno Barbey Fotoğraf:Selahattin Sevi | Bir fotoğrafçı için kitap yapmak çok heyecan verici. Çünkü bütün sürecini
kendin kontrol edebiliyorsun. Ama açıkçası bir çalışmaya başlamadan daha
farklı şeyler düşünüp yapıyorum. Araştırma yapıyorum, kitaplar okuyorum.
Gideceğim yere bilgili gidiyorum. Bazı çalışmalarım 2-3 yıl sürüyor. Diyelim
ki bir kitap çalışıyorum, nasıl bir kitap olacağına da bağlı. Örneğin en son
çıkardığım kitap 30 yıl içerisinde çekilen fotoğraflardan oluşuyor. 1974 den
2004 e kadar olan periyotta çekilmiş fotoğraflar bunlar. 20 tane basılmış
kitabım var. Polonya’yla ilgili kitabımda bu ülke için önemli bir dönemi
çalıştım. Dayanışma Sendikası hareketinin başladığı dönemde fotoğraf çektim. O
dönemdeki Polonya’da olan şeyler Sovyetler birliğini yavaş yavaş sallamaya
başladı. Devletin bir takım aydın insanlara ve Leh Walesa’ya uyguladığı
sansürler vardı ve o dönemde Walesa tutuklandı, gözaltına alındı. O dönemdeki
hikayelerin peşindeydim. İki yıl çalıştım. Bir kitap yapmaktı amaç. En sonunda
Life ve National Geographic’te yayınlandı röportajlar. Fakat kitap olarak
tamamlanması iki yıl sürdü. İlk amaç tabiî ki fotoğraf kitabı yapmaktı ama
bunun için editoryal bir desteğe ihtiyaç vardı. Dergilere yapılan işlerde aynı
şekilde keza. Fotoğrafın çekilmesi kadar editoryal süreci de çok önemli. Ama
şimdi görüyorum da fotojurnalizm dünyası çok değişti.
Bu değişim hangi yöne doğru gidiyor?
 | |
Bruno Barbey Fotoğraf:Selahattin Sevi |
Televizyonun etkisiyle eski fotojurnalizm geleneği devam etmiyor. Genç
fotoğrafçılar için yeni bir takım yollar görünmeye başladı. Artık dergiler ve
gazeteler eskisi gibi yer ayırmıyor fotojurnalistlerin işlerine. Yeni bir
takım imkanlar bu noktada çıkıyor. En azından Fransa’daki basın toplumsal
olaylarla, fotojurnalist olaylarla ilgilenmiyor. Sayfalarını daha çok ünlü
insanların nasıl yaşadığına dair magazin haberlerine ayırıyor. Dijital
fotoğrafın da devreye girmesi tabi ki fotoğrafın inanılmaz bir şekilde daha
hızlı değişmesine neden oldu. Fakat yeni imkanlar da çıktı. Mesela internet.
İnsanların kendi işlerini ortaya çıkarması ve göstermesi için önemli bir
platform.
Peki ciddi manada fotojurnalizm yapmaya çalış an
insanlar ne yapmalı? Yani magazine
mi teslim olmalı, internette kendi
dünyasını mı kurmalı, ya da klasik anlamda sorumluluk duygusuyla işler mi
üretmeli?
Tabiî ki fotoğ rafçılar
hayatlarını kazanmak zorundalar. Tabi ki fotojurnalistik işler yapıyorlar,
yapacaklar da. Diğer taraftan başka işler de yapmak zorunda da kalabilirler.
Reklam işleri yapabiliyorlar büyük şirketler için. Ya da moda fotoğrafı
çekenler oluyor. Robert Capa bile bir kere moda fotoğrafı
çekti. Pek bilinmez
bu. Güzel kadınları
sevdiği
için bu işe kalkıştı.
Kişisel işler yaptığın
zaman bazen para getirmeyebilir.
Bu noktada önemli olan istediğin
işleri nasıl yapabildiğin. Gerçekten yapman
gerekenleri nasıl yapabilirsin.
Bu noktada fotoğrafçının kendi
yapacağı işleri desteklemesi için değişik işleri yapması gerekebilir.
Ama mutlaka geleceğe
iyi
işler bırakmaları
lazım.
Sizi bir fotoğrafı çekmeye iten sebepler nelerdir. Yani mesela bir bölgenin
sorunlu veya değişen gelişmeleri mi, yoksa söylediğiniz gibi yoksa renkler ve
gölgeler mi?
 | |
Bruno Barbey ve Selahattin Sevi Fotoğraf: Gökşin Varan | Kendimi savaş fotoğrafçısı saymıyorum ama ondan fazla savaş bölgesine
gittim. Filistin, Vietnam, Kuveyt, Irak savaşında kaçan Kürtler, İran gibi
birçok yere gittim. Ama kendimi savaş fotoğrafçısı olarak görmüyorum. Bazı
fotoğrafçılar kendilerini savaş fotoğrafçısı olarak görüp sadece savaş çekmeye
çalışıyorlar. Ama bu bir süre sonra insani duygularını kaybetmelerine neden
oluyor. Mesleki bir deformasyon oluyor.
Beni daha çok etkileyen ve ilgimi ilgimi çeken derin tarihsel birikimleri
olan coğrafyalar ve o coğrafyaların insanları. Bana daha cazip geliyor. Tarihi
zenginlik bakımından inanılmaz bir yerler. Yani her ne kadar bazen kendime
fotojurnalizm yerine farklı türde projeler seçmiş olsam da çok önemli tarihsel
toplumsal olaylar olduğunda orada olmak ve o olayı fotoğraflamak istiyorum.
Yani duyarsız değilim. Çok önemli durumlarda orda olup fotoğraflayıp geleceğe
bırakmak istiyorum. Ama günlük koşuşturmaca içindeki bir foto muhabiri gibi
değilim.
Sürekli sava ş
bölgelerine yoğunlaşan
ve sadece o bölgelere konsantre olan insanların işlerini; dramatik durumları,
acıyı ve savaşı estetize etme ve sıradanlaştırma
olarak mı görüyorsunuz?
Yani sava şın
estetize edilmesiyle ilgili bir takım sorunlar olabilir. Bana da öldürülen
insanların fotoğraflarının çekilmesi garip geliyor. Trajik insan hikayelerinin
kamuya aktarılması esnasında bu tip sorunlar yaşanabilir. Çünkü son dönemde
gördüğüm şey bunu bir sanat dalı olarak görülmeye başlanması. Böyle bir eğilim
var. Müzeler bunu alıyorlar ve çok büyük paralara satıyorlar. Ölen bir adamın
yanındaki karısının fotoğrafını düşünürsek, bu tür fotoğraflar müzeler
tarafından milyon dolarlara satılıyor. Birileri bu fotoğraftan milyon dolarlar
kazanıyor. Ama ordaki dul kalan kadının durumu ne olacak bu durumda. Onun
hayatından bir şeyler çalıyorsun ve sen onun üzerinden bir kazanç sağlıyorsun.
Beni bu kısmı düşündürüyor. Yoksa ressamlar da savaş üzerine resimler yapıyor.
Buna karşı değilim ama gelinen noktada bu işi sanat eğilimi içinde
değerlendirmek düşündürücü
ve rahatsız
edici.
Bir anlamda gazetecilik ve belgesel anlamda fotojurnalizme evet diyor ama
bunun sanat olarak kullanılıp para kazanmasını düşündürücü buluyorsunuz...
 | |
Bruno Barbey Fotoğraf:Selahattin Sevi | Yıllar önce Pulitzer ödülü kazanan bir fotoğraf vardı. Afrika’da bir ülkede
ölmekte olan bir çocuğun yanında duran bir akbaba, hatta belki de cesedini
parçalayan bir akbaba. Orda bu olayın fotoğrafı çekilmiş ve ödül aldı bu
fotoğraf. Ama orda öyle bir fotoğraf yapmaktansa belki de ne biliyim bir taş
atıp akbabayı kaçırmak yani fotoğraftan başka insani bir müdahelede bulunmak
gerekirdi. Yani güçlü etkili vurucu fotoğraf çekmek adına bir takım insani
değerleri de unutmak ve bir kenara koymak artık bir şeyleri yeniden tartışmak
gerektiğini gösteriyor. Fotojurnalizm sadece; etkili, vurucu, sansasyonel
fotoğraflar çekmekten ibaret değildir. Fotoğrafçının bir insani duruşu olmalı.
Ben bunu ironik olarak söylüyorum ya... Renklerin ve gölgelerin ahengini
yakalamak daha hayata dair bir şey…
İsterseniz kişisel bir soruyla devam edelim. Çocukluğunun Fas’ta geçmesinin
renkli çalışmanızda ve renkleri iyi kullanmanızda etkisi var mıdır?
Doğru bir tespit. Bir çok fotoğrafçı, sinemacı Fas’a ilgi duymuşlar.
Ziyaretlerde bulunmuşlar. Fas, Hindistan gibi Meksika gibi çok ilginç, çok
zengin renkleri olan bir coğrafya. Bunu takip eden fotoğrafçı, sinemacılar
olmuş. Hakkaten çok güzel ışık var orda. Hatta çok ünlü iki Fransız ressam
oraya gidip sanat ve resim dillerinin değiştiğini görüyoruz. Örnek; Matisse...
1906 da birkaç aylığına gidiyor. Bu yolculuktan sonra resimle ve renklerle
olan ilişkisini yeniden yorumlamasına sebep oluyor. Hakikaten doğası zengin
bir yer ve o anlamda insana çok şey vaat ediyor. Benim açımdan da aynı
paralelde bir cazipliği var. Fas’la ilgili tek derdim oranın sadece
renklerinin güzel olması, egzotik bir yer olmasından kaynaklanmıyor. Ben orda
doğdum, orda büyüdüm. Ailem Fransız ama böyle bir cografyada İslam kültürünü
öğrenerek büyüdüm. Ordaki kültürel yapının arka planını öğrenmek ve tarihsel
zenginliği daha fazla deşmek için böyle bir proje yaptım. Çok katmanlı bir
proje bu. Sadece renkler ve gölgeler peşinde koşmak değil. Sosyal ve kültürel
kaygılarım olduğu içinde oraya gittim. Çocukluğumun da etkisiyle. Bir
minareden çekilmiş fotoğraf var bu kitabımda. Bir caminin içinden çekilmiş bir
fotoğraf bu. Bu öyle herhangi bir caminin fotoğrafı değil. Yanında Fas’ı ilk
kuran sultanın türbesi de olan bir caminin fotoğrafı. O yüzden önemli.
Tarihsel öneminin yanında uygarlığın, sanatın o İslam uygarlığının yarattığı
sanat açısından da çok önemli mozaik sanatının da zenginliği çok önemli.
Endülüs’te, Granada’da, İspanya’da bunun devamını görebilirsiniz. Bu fotoğrafı
sadece renkle ilgili olmadığımı göstermek için gösteriyorum. Sadece renkler ve
gölgelerle değil tarihle de ilgili olduğunu görürsünüz fotoğraflarımın.
Sadece Fas değ il
İtalya,
Polonya gibi ülke monografileri üzerinde çalışıyorsunuz.
Bu bu bir anlamda bir kimlik sorgulaması
gibi. Yani insanları belirli kotlara göre fotoğraflamak.
Mesela
Polonya halkının
toplumsal bir röntgenini çekmek gibi çalışmalarınız.
 | |
Bruno Barbey Fotoğraf:Selahattin Sevi | Projelere göre değişiyor
yaklaşımım. Fas’la ilgili olarak daha kültürel bir yaklaşımım vardı.
Polonya'yla ilgili 10 tane ayrı konudan bahsedebiliriz. Sembolik olarak
politik bir çalışma olarak da algılanabilir.
Polonya nüfusunun yüzde altmışının tarımla geçindigi gerçeğinden yola çıkarsak
tabi ki bu
çalıştığın
konuyu ister istemez etkiliyor. Çok ilkel koşullarda atlarla,
katırlarla tarım yapıyorlar.
Komünist parti ikinci konumdaydı. Ölen papa Jean
Paul’u ilk seçildiğinde orada
çekme imkanım olmuştu, daha kardinal iken.
Tekrarlarsak; 4 tane konu üzerinde yoğunlaştım.
Biri kominist parti, ikincisi; Katolik meselesi ki bildiginiz gibi Polonya
toplumsal yapı olarak yoğun olarak katolik olan bir ülke. Üçüncüsü; tarımla
beslenen nüfusa yoğunlaştığım bir bölüm vardı. Son olarak da;
Dayanışma Sendikası ve işçi hareketi...
Çalışma
Almanca, İngilizce ve Fransızca dillerinde yayınlandı.
Polonyalılar
bile dokuz yıl sonra
ülkenin Sovyetler’in güdümünden çıkıp
özgürleşebileceğini hayallerinden bile geçiremezlerdi. Berlin duvarının
yıkılması ihtimal bile değildi. Yani o dönemde hapse atılan insanlar daha
sonra çıktıklarında biri başbakan oldu biri dışişleri bakanıydı. Yani benim
fotoğraflarım tarihin önemli bir sayfası
gibi oldu.
Peki İ talyanları
çalışırken
düşünceniz
neydi?
O zaman çok gençtim. Bir fotoğ raf
okulunda okuyordum. Benim dönemimde okuyan bir çok öğrenci moda fotoğrafı ve
endüstri fotoğrafına yöneldi. Toplumsal olaylarla ilgili olan çok fazla insan
yoktu. İtalya’ya o dönemde uzak değildim. İtalyan kültürüne ve onun
zenginliğine çok yakın hissediyordum kendimi. Beni en çok insanlar
ilgilendiriyordu. Toplumun her katmanından insan hikayeleriyle çok ilgiliydim.
İşçi, esnaf, köylüler… İtalya, Türkiye’ye çok benziyor. İnsanlar çok
misafirperverler ve İtalya’da Türkiye gibi çok basit yani komplike olmayan bir
yer. İnsanlar güzel yaşamak istiyorlar. Benim için çok büyük bir keyifti.
O dönemle ilgili bir proje. Bana destek olan bir editör vardı.
Aynı şekilde buna benzer konuları çalışan fotoğrafçılara da yardımcı oldu.
Daha önce Amerikalıları yapan Robert
Frank, Almanlar üzerine çalışma yapan Rene Burri vardı.
Robert Delphire editörlüğümü
yaptı. Bir çok önemli fotoğrafçının editörlüğünü yapmıştı. Benim kitabımı
yaptığı süreçte Delphire yaptığı bir film nedeniyle iflas etti. O yüzden kitap
o dönemde basılamadı. Ondan sonra Magnum'a girdim ve dünyanın bir çok yerinde
olacak bir fotojurnalizm
başladı
benim için. Dünyanın bir çok önemli dergisinde yer buldu çalışmalarım.
"İtalyanlar" kitabı daha sonra bir şekilde basıldı.
Magnum ciddi gelenekleri olan bir ajanstı. Ama bugün farklı ve hatta
marjinal diyebileceğimiz projelere de yer veren bir ajans oldu. Bu değişim
sürecini nasıl görüyorsunuz?
 | |
Bruno Barbey ve Gökşin Varan Fotoğraf:Selahattin Sevi | Zaman değiştiriyor. İlk kurulduğunda geleneksel olarak siyah beyaz
fotoğrafın yoğun olduğu bir ajanstık. Benim Magnum’a ilk girdiğimde sadece iki
fotoğrafçı renkli çalışıyordu. Avusturyalı Ernst Haas ve ben. Renkli fotoğrafa
olan ilgi o dönemde sadece bir-iki fotoğrafçı tarafından paylaşılıyordu. O
dönemde renkli bir fotoğraf ajans içinde yeni bir dönemi açtı. Bu dönemden 15
yıl sonra renkli fotoğraf çalışmaları olan insanlar çıktı, Alex Web gibi.
Yoğun olarak siyah beyaz çalışan Bruce Davidson bile çok sonraları New York
metrosuyla ilgili çalışmasını renkli yaptı. Zamanla her geçen gün daha çok
fotoğrafçı renkli fotoğrafla ilgilenmeye başladı. Tabi zamanla beraber
fotojurnalizm kaygıları olmayan fotoğrafçılara da Magnum kapılarını açtı. Moda
fotoğrafından ve endüstri fotoğrafından gelenler de oldu. Fotojurnalistik
geleneği olmayan, daha çok sanat camiası içinde çalışan ve işlerini müzelere
veren fotoğrafçılar da artık Magnum’da. Magnum’u Magnum yapan özelliklerin
başında farklı stilleri ve çalışma tarzları olan fotoğrafçıların bir arada
bulunmasıdır. Ama bu ben bütün fotoğrafçıların işlerini seviyorum demek değil.
Yani benim kişisel bakışım, insanla ilgili şeylerle ilgilenmek. Boş bir
binanın fotoğraflanması yakın durduğum bir şey değil. Ama bu herkese göre
değişir. Ve Magnum hepsini bir arada barındıran bir kurum. Küreselleşme olgusu
içinde yaşıyoruz. Ve tüketim kültürü var. Ve bu tip işlerin de yapılması çok
da yadırganacak bir şey değil. Benim için fotoğrafın farklı bir yanı. Benim
tarzım ise değişmekte olan şeyleri belgelemek. Geleceğe taşımak. Bunlar sonuç
itibariyle ortadan kalkacak. Fotoğrafın bu yönü de benim çok önemsediğim bir
şey.
Peki ileride sanatsal çalış malar
mı, belgesel
ve foto jurnalizm çalışmaları
mı ağırlık kazanacak?
 | |
Bruno Barbey Fotoğraf:Selahattin Sevi | Magnum'u bugün değerli
yapan, arşividir. Çok önemli olağanüstü bir arşivi var. 30’lu yıllardan bile
fotoğraflar var. Bu arşivin içerisinde yer alan fotoğrafların sanat olup
olmadığını söyleyemem ama söyleyebileceğim bu arşivin zenginliğidir. Bu 20. yy
tarihini ortaya
koyan bir zenginlik... Robert Capa'nın, İspanya iç savaşında
çektiği fotoğraflar var ikinci dünya savaşında çektiği fotoğraflar var. Çin’de,
Meksika'da, Hindistan'da ve dünyanın bir çok yerinde yatığı çalışmalarla H.C.Bresson
fotoğraf dünyasına adını kazıdı.
Bunlar bir takım müzeler tarafından sunuluyor ve bu isimler de sanatçı olarak
görülüyor. Ama ben sanmıyorum ki bu insanların sanatçı olmakla ilgili bir
kaygıları olsun. Bu isimleri andım ama sadece bunlardan ibaret değil.
Sözgelimi 68 olaylarının yoğun bir
şekilde yaşandığı dönemde ben
Paris’te çalışırken
Josef Koudelka
Sovyet işgalini fotoğraflamıştı.
Ama zamanla beraber fotoğrafçılar da değişiyorlar, yeni yaklaşımlara
giriyorlar. Şimdi arkeolojik bir takım yerlerin panaromik fotoğraflarını
çekiyor Koudelka. Bu beklenmesi gereken bir değişim
süreci. Değişim şu halde, fotoğraf 20 yıl öncesinden farklı olarak bir sanat
dalı olarak algılanıyor. Daha önce böyle bir
şey yoktu. Resim gibi sinema gibi bir sanat dalı
olarak görülüyor.
Fotoğrafçılar
fotoğraflarını öyle yüksek fiyatlara satıyorlar ki ünlü ressamların
resimlerini satacağı fiyattan daha yükseğe
satıyorlar.
Magnum yetenekli fotoğrafçıları alıp yıldız mı yapıyor, yıldız
fotoğrafçıları mı topluyor şu anda.?
Mesele iç içe geçmiş durumda. Ana mesele olarak genç fotoğrafçıları almak
taraftayız. Ama bazı durumlarda yaşlı fotoğrafçıları da almak durumunda
kalıyoruz. Çünkü bakıyorsunuz elindeki işler çok güçlü ve Magnum’un arşivinde
olması gereken işler. O zaman yıldız insanları da aramıza katıyoruz. Ama daha
çok genç ve yetenekli fotoğrafçıları aramıza katmaya çalışıyoruz.
BRUNO BARBEY HAKKINDA
Bir Fransız vatandaşı olarak Fas’ta doğan Bruno Barbey 60 yıllık
Magnum fotoğraf ajansının kırk yılında yer almış bir sanatçı. İtalya,
Polonya gibi ülke monografilerinden Paris’teki siyasal olaylara; savaş
bölgelerinden iç çatışmalara birçok yerde oldu. Biz onu daha çok naif üslubu,
renkleri ve gölgeleri ahenkli kullanımındaki başarısı; mütevazı ama iddialı
çalışmalarıyla tanıyoruz. Fas gibi doğunun en batısında dünyaya gelmiş ve
çocukluğunun geçmiş olması farklı kültürlere, renklere ve insanlara
duyarlılığını artırmamış sadece. Bu yüzden gittiği her yere sadece içinde
renkli filmler olan makinesini değil, çocuksu gülümsemesini ve hassas kalbini
de taşıyor. İstanbul Modern’de açılan “Magnum Fotoğrafları ile
Türkiye Sergisi” vesilesiyle geldiği İstanbul’da iki gün boyunca konuşup
fotoğraflar çektiğimiz Barbey’den bir de küçük müjde verelim. 20’den fazla
kitabı olan sanatçı bir yenisini panoramik fotoğraflarla Türkiye için
tasarlıyor.
Katkılarından dolayı Gökşin Varan'a teşekkürler...
|
|
|
|