Tam anında çekilmiş bir fotoğraftır, denk gelmiş ve ben de
uyanık davranmışımdır orada. Saniyelik bir olaydır. Bir saniye sonra o buluşma
anı yoktur! Saniyenin 1/250'sinde fotoğraf üretiyoruz. Bir saniyenin içinde
250 fotoğraf ''an''ı var yani ve siz doğru anda üreteceksiniz. Bir dakika,
öylesine çok uzun bir süredir ki fotoğraf çeken için.
Ama Allah yazısı önündeki kadınların fotoğrafı ön plana çıktı.
O çok basıldı da ondandır! 1956 yılında Edirne'de çekmiştim. Bin yerde
çıkmıştır en azından, sayısını hatırlayamam. Posterlerde yer almıştır. Ondan
daha mühim fotoğraflar vardır ama dediğim gibi çok baskısı yapıldığı için
insanlar o fotoğrafı "en iyi" olarak görmekteler.
Ara Güler denince bu fotoğraf akla geliyor, getiriliyor. Bu sizi rahatsız
ediyor mu?
O fotoğraf da iyi bir kompozisyona ve düşünceye sahiptir. Çok basılmasının
gerekçesi de odur.
Kenarda kalmış, insanlarla paylaşmadığınız yani gün ışığına çıkmayan önemli
fotoğraflarınız var mı?
Çok var. Bunlar öne çıkanlardır. Mevcut malzemeden rahatlıkla 5 kitap daha
yapabilirsiniz. Lüzumu yok o kadar da. Herkesin tek işi sen değilsin ki.
Milletin işi var gücü var; karısını gezmeye götürecek, yemeğini yiyecektir.
Bir fotoğrafı seyretmektense dolma yemek daha keyflidir bence de.
Fotoğraf çekiyor musunuz hala?
Tabii çekiyorum. Ama çok bozuldu İstanbul'un görselliği. Modern şeyleri
çekmeyi pek sevmiyorum. Memleketin ağzına ettiler de ondan çekecek birşey
kalmadı!
Çektiğiniz bir fotoğrafın ''iyi'' olduğunu nasıl anlıyorsunuz?
Deklanşöre bastığım anda çektiğim fotoğrafı kağıdın üzerinde hissediyorum.
"Bu iyi fotoğraf olur" diyorum karta basılmışını kafamda canlandırıp.
Şimdi bilgisayar üzerinde bakılıyor ama fotoğraflara...
Bilgisayar da kimi zaman işimize yarıyor. Temiz baskı, renk düzeltmeleri;
bunlar iyi çok iyi şeyler. Ancak esas fotoğraf negatif filme çekilen
fotoğraftır benim için.
Filme çekmenin duygusal yoğunluğu mu size daha fazla geliyor?
Emeği fazla olan şeyin değeri de fazla olur. Çünkü onunla çok uğraştığınız
için seversiniz ve böylece o fotoğrafa daha yakın his duyarsınız. Dijital
teknolojiyi sevmememin nedeni makinelerin, cep telefonlarının, fotoğrafı dört
köşe formatta çekmesi. Oysa Leica'nın 24 'e 36 'lık formatı müthiş iyi
hesaplanmıştır. Çok doğru ve estetiktir o dikdörtgen. İnsan beyni ve gözü için
milimetrik doğru hesaplanmıştır bu ölçü. Sevmiyorum diğer formatları.
Bir röportajınızda ''Keşke herşey deklanşöre basmakla bitse''
demiştiniz...
Fotoğrafı çektikten sonraki en ciddi sorunlardan biri, çekilen fotoğrafın
seyredenine nasıl sunulacağıdır çünkü. Bu hala belli değildir. Diyelim kitaba
basacaksınız, bir türlü çerçeve oturtulamamaktadır. Dik fotoğrafı iki tam
sayfaya nasıl basacaksınız! Millet evirip çevirecek mi kitabı her seferinde!
Yan fotoğrafı da iki tam sayfa bastığınızda aynı sorun var, fotoğraf ortadan
bölünüyor, cilt çizgisi araya girip bence fotoğrafı öldürüyor. Fotoğrafta
sunum olayı daha çözülememiştir. Bir de saklama derdi var çekilenleri.
Arşiviniz ile ilgili ne tür çalışmalar yapıyorsunuz?
O konuya hiç girme, b.ktur o iş. Hiçbir şey yaptığım yoktur o konuda.
Yapmayın! Onlar en önemli kültür hazinelerinden biri bu ülkenin...
Ölmeden bir gün önce hepsini yakmak lazım, kiloyla satarlar yoksa ulan!
Türkiye'nin arşividir ama dünyadan da çok önemli fotoğraflar var.
Picasso'dan Hitchcock'a kadar...
Doğru, daha fazlası da var. Magnum'a bakarsan benim yaptığım işi yapan bir
dolu adam görürsün. Şimdi arşivler üzerinde çalışmalar arttı ve bunları da
internet üzerinden insanlara sunuyorlar ama ne kadarını? Philip Jones Griffith
mesela... Çok iyi bir foto muhabiridir. "İnternette arayın da bakalım ne kadar
fotoğrafı var?" dedim yanımdakilere, baktık o kadar az fotoğrafı var ki. Benim
bildiğim birçok fotoğrafını koymamışlar mesela oraya. Sitelere koymazsan
insanlar bilmiyor fotoğraflarını şimdi bir de bu halt çıktı! Kompüterde ne
kadar varsa o kadar çekmişsin zannediyorlar. Binlerce fotoğrafı var
fotoğrafçıların yahu.
 |
"Arşivimi ölmeden önce yakmak lazım, yoksa kiloyla satarlar!" Fotoğraf: Abdurrahman Antakyalı |
Benim de gelmek istediğim konu buydu. Sizin sadece gün yüzüne çıkardığınız
fotoğraflarınızla mı yetineceğiz?
Diğerleri orada, kutularda duruyor.
O kutularda duranları bilgisayar ortamına aktarmak için bir şeyler yapıyor
musunuz?
Sıfır! Hiçbir şey yaptığım yok o konuda. Bazılarını taradık, onlarla web
sitesi yapıyorlar benim için. Biraz Magnum Ajansı çalıştı üzerinde ama ne
kadarını yapıyorlar ki! Topu topu 500 - 600 tane. Cartier Bresson'un adını
yazıp arama yaptık taş çatlasa 500 tane fotoğrafı çıktı. Cartier Bresson
saatte 500 kare fotoğraf çekiyor ulan! Gerçi işin bir de şu yönü var: Bir
insan çektiği 15-20 resimle tarihe kalırsa büyük iş yapmış olur. Ben 100
resimle hatıraya kalmış durumdayım ama 100 tane değil ki hepsi, 80 bin dia var
evde kutularda. Çıkartmaya korkuyorsun yerlerinden tekrar yerine nasıl
koyacaksın diye.
Asistanlarınız yok mu bu işi yapan?
Ne asistanı yahu. Asistanım yok benim.
O kadar büyük bir arşivde aradığınızı nasıl buluyorsunuz?
Mesela Burma kutusunun yerini biliyorum. Baka baka kafama kazınmıştır
artık. Birisi isteyince elimi atar tak diye bulurum istenilen filmi. Bazen
biraz uğraştığımız oluyor.
Peki bir çözüm düşünüyor musunuz bunun için?
Envanterini çıkarmak gerekir diyorlar, doğrudur. Ama nasıl olacak bu? Benim
yerime birileri bu işi yapsın desem nasıl bilebilecekler neyin ne olduğunu.
Tarihlerine göre tasnif edilmemiştir çektiklerim. Mesela, Hindistan ile ilgili
çektiklerim bir kutudadır ama 12 kez gitmişimdir Hindistan'a! Bir dolu kutu
vardır böyle. Hangisinin hangi tarihte çekildiğini, hangi kentte çekildiğini
nereden bilebilecekler? Ben başlarında durayım desem fotoğraf çekmeye vakit
kalmayacak. Arşivle uğraşılacağına fotoğraf çekmek daha iyi gibi geliyor bana.
Bu arada tanınmış fotoğraflarımın hepsi yüksek çözünürlüklü olarak
taranmıştır. Ancak onlar taranırken bir şeyi fark ettim. Meşhur denilen o
karelerin önü ve arkası yoktur, tek karedir. Ne kadar aptallık değil mi?
Tramvayın önünde at arabasını çeken arabacının filmi tozlanmıştı. Suyun altına
sokup tozunu alayım dedim film eridi gitti. Allahtan elimde baskısı vardı da
röprodüksiyonunu yaptırdım. Hatta korkudan 20 kopya yaptırmışım. Ancak bu
işlem sırasında netlik kayboluyor, siyah rengin tonu değişiyor. Neyse ki
dijital teknoloji var ki sıfır kayıpla bu işlemi yaptırabildim. Bundan iki üç
yıl önceki şartlarda olsaydık gitmişti fotoğraf!
Filmlerin uygun koşullarda saklanmadığında önce sirke kokusu yaydığı sonra
da görüntünün bulunduğu emisyonlarının kaybolduğunu biliyoruz. Sizin arşiviniz
uygun koşullarda mı saklanıyor?
İçine filmlerimi koymak için asitsiz kağıtlar yaptırdım ama ısı koşulları
hiç kontrollü değil. Oda sıcaklığında duruyor filmler. Hatta üzerlerine yağmur
yağdığı bile olmuştur bazılarının. Üzücü ama herkesinki böyle. Cartier
Bresson'un arşivini de gördüm öyleydi, bilmem kiminki de öyle. Magnum şimdi
böyle bir çalışma yapıyor ama bana filmleri çok da kuru tutmamak gerekir gibi
geliyor.
Filmlerinizi bir uyarı yazısı ile matbaalara verdiğiniz söyleniyor. Nasıl
bir yazı bu?
Evet. Tam metni şöyledir o yazının: ''Dikkat!!! Grafiker, resim seçici,
redaksiyon, matbaa işlemlerinde çalışanlara mühim nottur. Elinizdekiler birer
Ara Güler fotoğrafıdır. Bu fotoğraflar işlemde iken çay, kahve, gazoz, fanta
ve benzeri meşrubatlarla fotoğraflara yaklaşılmaz, fotoğrafların civarında
yemek yenmez ve içki içilemez, fotoğraflar ıslak veya sıcak yere, örneğin
vantilatör veya kalorifer üzerine konulamaz, üzerine öksürülemez, ıslak veya
pis ellerle tutulamaz, yakınında sigara içilemez ve yüksek sesle
konuşulamaz.’’
Matbaalarda adamlar fotoğrafı basarken yanında köfte yiyor çünkü, yağını
filme damlatıyor. Filmlere, fotoğrafa hoyrat davranana tahammül edemem. Hayat
mecmuasında çalışırken bir sürü adamı "filme hürmetsizlik" suçundan
kovmuşumdur. Fotoğrafların boyutu kendi matbaalarındaki cihazların boyuna
uymuyor diye kenarından kesmeye kalkıyor. Hakları yoktur buna. Kendi
gazetesinden daha mühimdir çünkü benim fotoğrafım! Çünkü o fotoğraf tarihe
kalacaktır o gazete kağıdının ise ertesi gün kıymeti yoktur artık, paket
yaparken kullanırsın. Benim fotoğrafım öyle midir oysa, daha sonra defalarca
kullanılacaktır.
 |
Ara Güler, AA Genel Müdürlüğü'nü de ziyaret etti. Fotoğraf: Abdurrahman Antakyalı |
Fotoğraflarınızın uluslararası yayın organlarında yayınlandıkları da göz
önünde tutulursa evrensel oldukları konusunda da şüphe yok. O dönemde bunu
nasıl yakaladınız? Döneminizin foto muhabirlerinden sizi ayıran özellik neydi?
Eski foto muhabirleri arasında iyileri vardı ama benim şansım vardı.
Uluslararası yayın organları ile iletişimimi iyi kurdum. Bende şeytan tüyü de
vardır. Ayrıca fotoğraf çekmek sadece deklanşöre basmakla yapılacak iş
değildir. Entelektüel birikiminizin olması gerekir. Resme de, tarihe de,
müziğe de, edebiyata da meraklı olmanız gerekir. Orhan Kemal, Yaşar Kemal ile
aramızda fark yoktur. Onlar yazıyla bakar dünyaya ben fotoğrafla...
Diğer foto muhabirlerinde bu yok muydu?
Bir de çok fotoğrafçı girmek istese bile giremez bu ortama. Bu bir fotoğraf
çetesidir. Başını da en büyük çete olan Magnum çeker. Adamlar almıyorlar
içlerine.
Life dergisinde de çok sayıda fotoğrafınız yayınlandı. Dünyada çok etkin
bir dergiydi ancak kapandı. Neden?
 |
Ara Güler, (Soldan sağa) Nikos Economopoulos, Reza ve Alex Webb ile. Fotoğraf: Abdurrahman Antakyalı |
Adamlar 50 Cent’e dergi satıyorlardı ama bazı aboneleri dağ başında
oturuyordu ve posta masrafı 2 doları buluyordu. Kapandığı zaman 1 milyon 200
bin tirajı vardı. Düşünebiliyor musun? Bir dergi bu kadar satacak ama
abonelerinden dolayı batacak! Ama oldu işte. Gerçi bakıyorum da Life’ın devri
zaten bitmiş şimdi bu koşullarda.
Niçin?
İlan servisleri ele geçirmişler basını. Patronlar da para onlardan geliyor
diye ne istiyorlarsa yapıyor. Gazetelere bir bakın, haberden çok ilan sayfası
var. Habere de müdahale ediyor ilancılar. Çok fena işler dönüyor. Stern
dergisini takip ederim hala. Beş altı sayfalık bir röportajın arasında bir o
kadar sayfa da reklam koyuyorlar şimdi. Böyle olunca röportaj bin parçaya
bölünüyor, tadı tuzu kalmıyor. Eskiden olmazdı bunlar. National Geographic’te
bile bu böyle. Bırakın bizi, dünyada tadı kaçtı bu işin. Şimdi herkes sadece
para peşinde. Paradan başka bir şey düşünmemeleri yönünde eğitim alıyorlar
çünkü. Yani "her haltı yap, köşeyi dön" olmuş rehberleri. Ayıp kabul edilmiyor
bu artık. Başarılı olan adam zengin olandır anlayışı hakim şimdi. Bu dönem
Bethooven'i bile yerdi. O da bir halt olamazdı bu dönemde gibime geliyor.
Günümüzde web siteleri fotoğraf üreten kişilerin eserlerini dünyanın en
ücra köşesindeki insanlara bile sunma olanakları yaratıyor. Sınırlı sayıda
basılan kitaplarınızın ulaşmadığı yerlerdekiler bile şimdi bilgisayarlarına
bir dokunuşları ile yaptıklarınızı kolaylıkla görebiliyor. İyi olan şeylerin
altının daha kalın çizilmesine neden olmuyor mu bu?
Bu Bill Gates'in dünyaya armağanıdır. Çok mühim adamdır benim gözümde Bill
Gates. İyi olanın altı senin dediğin gibi çizilmiş gibi duruyor ama adamın da
elinden alınıyor onlar. Firmanın, Microsoft'un malı oluyor hepsi. Dünyaya mal
olmak için büyük kapitalin malı olman gerekiyor, bu çok acı bir şey.
Herkes Ara Güler'e fotoğraf çektirmek istiyor, yorucu değil mi bu?
Bir romancı geliyor fotoğrafımı çek diyor, ben ona ''sen de yazarsın benim
bir romanımı yaz'' diyor muyum! Bizim iş pek mühim gelmiyor demek ki
insanlara.
İmza isteyenler de çok oluyor. Geçenlerde ünlü fotoğrafçı Reza, "Ara usta
film yıldızı gibi" demişti sizin için. Bir foto muhabirinin yüzünün çok
tanınması, medyatik olması mesleki açıdan dezavantaj değil mi?
Tabii ki... Mesela Henri Cartier Bresson Fransa'da De Gaulle'den daha çok
tanınır. Ancak görsel olarak değil, isim olarak. Çünkü yüzünü göstermezdi.
Röportaj yapmak isteyen televizyonlara, kameralarının kendisini ense
tarafından çekmesi, yüzünü göstermemesi koşuluyla izin verirdi. Çünkü gittiği
yerlerde yüzü tanınacağı için fotoğraflarındaki doğallığın kaybolacağını
inanıyordu.
Sizin yüzünüz ne zaman tanınmaya başlandı?
Hep öyleydi. Ben o konuda çok şanssızım. Hep bilindi yüzüm. Çünkü devrin en
çok satan mecmuası olan Hayat'ın her sayısında üç-dört röportajım çıkardı.
Ahmet Emin Yalman'ın resmini koy bir de benimkini; beni daha çok tanıyorlardı
o devirde de!
 |
Ara Güler ve Abdurrahman Antakyalı Fotoğraf: Hikmet Saatçi |
Sizi siyah beyaz fotoğraflarınızla tanıyor ve değerlendiriyor herkes. Oysa
uzun süre renkli fotoğraflar da çektiniz, hala da çekiyorsunuz. Kendi adıma
konuşacak olursam, bana renkli fotoğraflarınız da oldukça keyf veriyor. Bu
konudaki genel tutumu nasıl değerlendiriyorsunuz?
Çok iyi fotoğraflarım var renkli çektiklerim arasında ama bilmiyorum neden
bu böyle... Belki de insanlar fotoğraf deyince sadece siyah-beyaz'ı
algıladıkları içindir. Aslında siyah-beyaz ile renkli arasında fark yoktur
fotoğraf açısından. Bazı konular vardır siyah-beyaz çekilmelidir bazıları ise
renkli çekildiğinde daha güçlü olurlar. Kırk - elli yıl önce çektiklerim her
yerde ama çoktandır siyah-beyaz çektiğim yoktur. Gelin, buzdolabıma bakın bir
tane siyah-beyaz film bulamazsınız. Kullanmıyorum artık. Bu uzun yıllardır
böyle. Magnum'da da çok siyah-beyaz kullanan kalmadı.
Renkli fotoğraflarınıza haksızlık yapıldığına inanıyorsunuz öyleyse...
Tabii ki... Çok güzel resimlerim var renkli. Onlar öyle kaldı. Aslında
kalmadı "var"lar. Ancak daha sonra, sanki yeni çekilmiş gibi keşfedilecektir.
Fotoğraflarınız her yerde karşımıza çıkıyor, aldığınız telif ücretlerinden
epey zengin olmuşsunuzdur herhalde...
Neredeee! Her yerden benim çektiğim ama benden izin alınmadan basılan bir
fotoğraf karşıma çıkıyor. Bu konuda müthiş bir arsızlık var bizde. Bu yaştan
sonra hangi birinin peşinde koşacaksın. Ama çok üzüyor bu beni.
Gününüzün ne kadarını fotoğrafa ayırıyorsunuz?
Tümünü... Başka bir şey yok ki hala hayatımda.