|
|
RIZA EZER
"Bizde hastalıktır, herkes iyi fotoğraflarının çekilmesini
istiyor; foto muhabiri ise gördüğünü!"
1951 yılında Ankara’da doğdum. Fotoğrafla tanışmam doğumla
beraber olmuş. Babam, Ulus’un foto muhabiri Hüseyin Ezer, doğumun hemen
ardından daha ebe beni yıkamadan çekivermiş fotoğrafımı. Yani gün ışığını
görmeden flaş ışığını görmüşüm.
Çocukluk yıllarımda Samanpazarı’na idam sehpaları kurulur,
halkın da seyrettiği infazlar yapılırdı. Babam da oraya fotoğraf çekmeye
gider, beni götürmezdi. Kimi zaman babamın makinesini araklar, merakımı
gidermeye çalışırdım. Bunda pek başarılı olduğum söylenemezdi.
Babam hafta sonları ve yaz tatillerinde erkenden beni
uyandırıp gazeteye götürürdü. Elime paspası verip karanlık odayı sildirirdi.
Karanlık odada toza tahammülü yoktu. Defalarca yerleri paspaslardım. Film
banyolarını hazırlardım. Oysa hep elektrik mühendisi ya da mimar olmayı
düşlerdim. Evde, deneyler yapardım elektrikle ilgili. Foto muhabiri olmayı hiç
düşünmezdim.
Sanırım 1965 yılıydı. Babamla birlikte maçlara gitmeye
başladık. 14 yaşındaydım ve kimse benden bir şey beklemiyordu. Tele objektifim
yoktu. O yüzden de maç fotoğraflarım pek iyi olmuyordu.. Baktım maç için tele
objektif gerekiyor, babamın kilitlediği dolabı bir yolla açıp 135 mm’yi
arakladım ve onunla çektim fotoğrafları. Babam o gün izinliydi. Ertesi gün
gazetede benim tele objektifle çektiğim fotoğraflar çıkınca kıyameti kopardı.
“Ne diye aldın ulan objektifimi !” diye üzerime yürüdü, zor kaçtım. Ondan
sonraki günler objektifi masasının kilitli olmayan çekmecesine koymaya
başladı. Tele objektif için iznin çıktığı anlamına geliyordu bu.
Babamla pek konuşmazdık. Neyi nasıl çekeceğim, nerede nasıl
davranacağım hakkında hiçbir şey söylemedi. Ama, yaptıklarımı da dikkatle
izlediğinin farkına varırdım. Babam ile aramızdaki diyalogu annem aracılığıyla
sağlardım. Onun çalışmalarını gözlemlerdim sürekli. Şimdi çok titiz çalışan
biriysem bunu babama borçluyum.
Yavuz Donat o sıralarda foto muhabiriydi. Mustafa Bozdemir
ve Cemal Gültepe vardı babamın arkadaşları olarak. Foto muhabiri sayısı az
olduğundan çalışma saatleri fazlaydı. Babam akşamları, geceleri evden apar
topar işe çağrılıyordu. 1970 yılında ben de onların arasına kadrolu foto
muhabiri olarak katıldım. 1500 lira idi ilk aylığım. Babam ise 2200 lira
alıyordu. Önemli bir paraydı. Çok kaliteli bir kravat almıştım ilk maaşımla,
47 lira vermiştim.
Ulus kapanınca sırasıyla Yeni gün, Turizm Bakanlığı,
Hürriyet, Türk Haberler Ajansı ve Cumhuriyet’te çalıştım. Radikal Gazetesi'nin
ardından İstanbul'a giderek Sabah Gazetesi'nde fotoğraf editörlüğü yaptım. Yaklaşık 10 yıldır da Reuters’a stringer olarak çalıştım. Bir
aralar Sipa Press için de fotoğraf çektim. Şimdi ise Hürriyet Gazetesi Ankara
Bürosu Fotoğraf Editörü'yüm.
Dünyayı fotoğraf yüzünden hep siyah-beyaz gördüm. Ulus’ta
yıllarca siyah beyaz negatifle çalıştıktan sonra Yeni Gün’de de siyah beyazla
devam ettim. Hürriyet’te çift makine taşıyor ancak önemli olaylarda renkli
çekiyorduk. Ardından Cumhuriyet Gazetesi… O da renkli fotoğrafın olmadığı bir
gazete.. Radikal’e başlarken Mehmet Yılmaz takıldı bana, “renkli filmi tak
makinene, ama farzet ki siyah beyaz…” diye. Ben, fotoğrafa renk açısından pek
bakmam, renk fotoğrafı belirleyen bir etken ama fotoğrafı fotoğraf yapan o
kadar farklı etken var ki.
Memuriyet hayatım da oldu belirttiğim gibi. Turizm
Bakanlığı’nda 9 ay fotoğrafçı olarak çalıştım. O sıralarda Hürriyet’in Ankara
Bürosu temsilcisi Ülkü Arman bana iş teklif etti. Öylesine bunalmıştım ki
memuriyetten, balıklama atladım teklifin üstüne. Yalnız bir engel vardı
önümde: Babam… O da o sıralar Hürriyet’te çalışıyordu. “Oğlum gelirse ben
giderim !” diye tehditler savurdu. Yönetim, babamı da çok seviyordu. Beni gece
foto muhabiri olarak aldılar. Böylece babamla görüşmeyecektik. Buna da
razıydım. Çünkü daha önce Milliyet gazetesi’nde işe başlayacak iken bunu duyan
babam aynı zamanda arkadaşı olan rahmetli Abdi İpekçi’yi arayıp, “Daha askere
bile gitmeyen birini alıp da ne yapacaksınız !” diye işime taş koymuştu.
Böylece 1974 - 81 arası Hürriyet’te çalışabildim.
Turizm Bakanlığı’nda çalıştığım günlerde öğle üzeri
dolaşırken Güvenpark’taki yılların kavak ağaçlarının kesildiğini gördüm. Hemen
fotoğraflarını çektim. Fotoğrafları karta bastım ve Hürriyet’e götürdüm.
Ankara temsilcisi Ülkü Arman, çektiğim fotoğraflara şöyle bir bakıp
fotoğraflarla birlikte - aralarında babamın da olduğu- gündüz çalışan foto
muhabirlerinin yanına hışımla gitti. “Koca koca ağaçlar kesilmiş hiçbirinizin
haberi yok ! Hepiniz burada pinekliyorsunuz, Turizm Bakanlığı’nın memuru
fotoğrafları çekmiş, sözde gazeteci olacaksınız, utanın!” diye fırçayı atınca,
“yandık !” dedim. Korktuğum da başıma geldi. Evde, babam, “Ulan eşşoğlusu !
Sana mı kaldı kesilen ağaçları çekmek! Otursana masanın başında” diye üstüme
atıldı, annem araya girdi de kurtuldum.
Yine 1974’te
Erbakan’ın koalisyon ortağı olduğu zaman çektiğim bir
fotoğrafıyla Gazeteciler Cemiyeti’nin ödülünü aldığımda Ülkü Ağabey, babamı
kızdırmıştı, “Oğlun ödül aldı bu yıl sende iş yok” diye... Babam kızıyordu ama
yüzünde bir gurur vardı. Babamın kaygısını anlıyordum. Onun istediği iyice
pişmem, kendi ayaklarımın üstünde durabilmemdi. Bana köstek oluyormuş gibi
yapmasının da nedeni buydu. Çok saygın bir foto muhabiriydi. İsmini
zedeleyecek davranışta bulunmamı istemezdi. Elimden geldiğince de buna özen
gösterdim.
Babam, Almanya’ya gidecekti. “Oradan sana motorlu bir
makine alacağım” diyordu. yurtdışına gideceği günü iple çekiyordum. O sıralar
Leica kullanıyordum. Babam, Almanya’ya gitmeden önce bir Amerikalıdan Nikon’un
F2 takımı satın aldı ve bana hediye etti. Motorlu bir makineydi ve Ankara’da
benden başka kimsede yoktu motorlu makine... Daha sonra Almanya’ya gitti
babam, oradan hasta döndü. 1975 yılında aramızdan ayrıldı.
70’lerdeki öğrenci olaylarında Siyasal Bilgiler Fakültesi
Yurdu’na polis baskın yapmıştı. O sırada çatıda bir öğrencinin elinde bir
cisim gördüm ve fotoğrafını çektim. Ertesi gün gazete bu olayı “tüfek
mi , değil mi …” şeklinde tartışmaya açtı. Mahkemeye beni de tanık olarak
çağırdılar. Hakim cismin ne olduğunu sordu. Bir baktım sol tarafta öğrenciler,
sağ tarafta polisler tehdit edercesine bana bakıyor.“Ne olduğunu göremedim.
İşte fotoğraf ortada, kararı siz verin !” deyip işin içinden sıyrıldım.
Muhalif bir insanımdır. Muhalefet, doğruyu bulmayı
hızlandırıyor. Bu açıdan muhalifliğimden şikayetçi değilim. Ama bir şey
doğruysa muhalefeti de sürdürmenin anlamı yok. Var olanın dışına çıkmak için
ekipmanımı genişletmeye çalıştım. Beyin, fotoğraf çekerken ağırlıklı olarak ön
plandadır. Ancak , malzemenin de fotoğrafa katkısı büyüktür. Beyinle alet
arasındaki senkron ne kadar iyi olursa fotoğrafın değeri o oranda artar.
“Delikten bakar, düğmeye basar.” denir fotoğraf çekeni tanımlarken. Foto
muhabiri, “delikten gören, düğmeye zamanında basan “ insandır.
Bir foto muhabirinin ne çekeceğini, bunu nasıl yapacağını
bilmesi lazım. Öncelikle gündemi yakından takip etmeli. Geniş anlamda, ülke
gerçeklerini bilmeli, fotoğraflarında bir “mesajı” olmalı. Şahsen, fotoğrafını
çektiğim “şey”e karşı sempati derecemi fotoğraflarıma yansıtmaya çalışırım.
Fotoğraflayacağım konuyla ilgili kafamda bir şeyler kurarım sürekli, “doğrumu”
ararım.
Foto muhabirliğini itfaiyeciliğe benzetirim. Sürekli
tetikte olmak zorundayız. Makinemi hiç yanımdan ayırmam. Diyelim gazetedeki
işiniz bitmiş, yolda gidiyorsunuz, karşınıza birden önemli bir olay çıktı ve
makineniz yanınızda yok. Düşünmesi bile kötü ! İşten hiçbir zaman yılmadım. İş
ayrımı yapmadım. Yaşadığımız çağa her yönüyle tanık olmaya çabaladım.
Yıllardır belgesel zihniyetiyle fotoğraf çekiyorum. Geriye dönüp baktığımda
fotoğrafını çekmedim diye gocunduğum pek bir şey yok. Türkiye’nin yakın
tarihine damgasını vurmuş hemen hemen tüm olayları fotoğrafladım. Atatürk
hariç bütün cumhurbaşkanlarımızı, Menderes dışında neredeyse son elli yılın
bütün başbakanlarının fotoğrafların çektim. Çok sağlam bir arşivim var. Bir de
bendekilere Babamın arşivinin eklendiği düşünülürse…
Foto muhabirliğinde geçirdiğim yıllardan çok memnunum.
Yaptığım işten zevk duyuyorum. Bu iş bana büyük bir ekonomik kazanç sağlamadı
ama manevi kazancı ölçülemez. İki kez dayak bile yedim fotoğraf çektiğim için.
Bir tanesi öğrenci olaylarında diğeri ise Hacı Ali Demirel’in korumalarından.
Nedeni Hacı Ali Demirel’in yağmurdan korunmak için kadın şemsiyesi
kullandığının fotoğrafını çekmemdi. Bizde hastalıktır, herkes iyi
fotoğraflarının çekilmesini istiyor foto muhabiri ise gördüğünü…
"RIZA EZER FOTOĞRAF GALERİSİ" İÇİN TIKLAYINIZ
|
|
|
|