Cesur bir kızkardeş...
Sevin Okyay
Susan Sontag öldü. Yetmiş bir
yaşındaydı. Oysa ölümün karşısına dikilmeliydi, meseleyi gereken açıdan ona
sunmalıydı, pek yüksek olan ikna gücünü kullanmalıydı, en azından ertelemeliydi.
Ben öyle beklerdim. Olmamış ama.
Amerikan entelektüellerinin en etkinlerinden biri, en popüler olanı, ama kimine
göre en entelektüel olmayanı Sontag, cesur bir kızkardeşimizdi. Bir konuya
sarıldı mı, tutkuyla sarılırdı. Zekası ve bilgisi şaşırtıcıydı. Bir insan, hele
hele bir kadın, böyle niteliklerle donanmışsa, 'entelektüel' denen çevrenin onu
bağrına basmasını beklememeli. Amerikan halkı nezdinde adı en bilinen
sanatçılardan/düşünürlerden biri olması da durumu kolaylaştırmadı. Pek çok şey
hakkında yazmıştı: Pornografi, fotoğrafçılık, yorumlama, kült hale gelmiş 'kamp'
deyişi, Bunraku kukla tiyatrosu, Balanchine koreografisi, faşizmin estetiği, vs.
Yazarlar ve entelektüellerin portrelerini de sunmuştu ki, aralarında Amerikan
halkına öcü gibi gelen; Antonin Artaud, Walter Benjamin, Roland Barthes ve Elias
Canetti misali Avrupalılar da vardı. Dört de romanı vardı. Oyun yazmış, film
yönetmişti. Ödüller almıştı. Ama, hepsinden önemlisi, aklından geçeni,
inandığını söylemekten sakınmamıştı, hiçbir zaman. Bazen yargıları değişse bile.
Susan Rosenblatt, 16 Ocak 1933'te, Manhattan'da doğdu. Babası Jack, Çin'de kürk
ticareti yapardı, annesi Mildred (Jacobson -alkolik bir öğretmen olduğu
söylenir), bazen onun yanına gider, uzun süreyle kalırdı. Susan ve küçük kardeşi
Judith'e akrabalar bakardı. Susan beş yaşındayken babası Çin'de veremden öldü.
Küçük kızın da astımı vardı. Annesi, ona iyi gelir diye, aileyi toplayıp
Arizona'da Tucson şehrine taşıdı. Orada, İkinci Dünya Savaşı'nın etkilerinden
kurtulmaya çalışan Yüzbaşı Nathan Sontag'la tanıştı. Evlendiler, Susan üvey
babasının soyadını aldı, Los Angeles'e göçtüler.
Herkes çocuğunun zeki ve yetenekli olmasını ister, mutlaka Mildred de
istemiştir. Ne var ki, ölçüyü biraz kaçırmış gibi görünüyor. Susan üç yaşında
okumayı sökmüştü. Altı yaşında okuduğu Madame Curie onu çok heyecanlandırdı.
Victor Hugo'nun Sefiller'inden de çok etkilendi, okuduğu ilk romandı. Kitapların
dünyanın en harika şeyleri olduğunu düşünür, bütün harçlığını onlara harcarmış.
Sekiz yaşında yatağa uzanmış, karşı duvardaki kütüphanesine bakıyormuş. "Elli
arkadaşıma bakar gibiydim," diyordu. "Bir kitap, aynadan içeri girmekten
farksızdır. Başka bir yere gidebilirdim. Her biri, koca bir krallığın
kapısıydı." Çocukluğunu bir edebi hezeyan içinde geçirdiğini söylüyor. On dört
yaşındayken de Thomas Mann'ın Sihirli Dağ'ını okudu. Bir seferde, neredeyse
nefes almadan. Kitabın sonuna geldiğinde, ondan ayrılmaya içi elvermedi, yeniden
baştan başladı. Daha sonra da her gece bir bölümünü yüksek sesle kendi kendine
yeniden okudu. Bu sıralarda, Hollywood Bulvarı'ndaki Pickwick kitapçısına
dadanmış, dünya edebiyatına iyice vakıf olmuştu.
Amerikan kültürüne ise dayanamıyordu. "En büyük rüyam," diye yazacaktı sonradan,
"büyüyüp New York'a gelmek ve 5 bin kişi okusun diye Partisan Review'a
yazmaktı." Dileği yerine geldi. Pickwick kitabevine gittiği sıralar, edebiyat
dergilerinin dünyasını da keşfetmişti. On beşindeyken bir Partisan Review aldı,
anlaşılmaz buldu. Ama içinde, o sayfalarda sanki çok önemli şeylerden söz
ediliyormuş gibi bir his vardı. Ne yapıp yapıp şifreyi çözmek istiyordu.
Berkeley ve 16 yaşında girdiği Chicago Üniversitesi'nden geçip (sonra Harvard
ile Oxford'a gidecekti), New York'a geldiğinde 26 yaşındaydı. Columbia
Üniversitesi'nde din felsefesi okuttu. Bir kokteylde, Partisan Review'un
efsanevi kurucularından William Phillips'e rastladı ve dergiye nasıl
yazılabildiğini sordu. "Söylemen yeter," dedi Phillips. "Söylüyorum," dedi
Susan.
Albert Camus, Simone Weil, Jean-Luc Godard, Kenneth Anger, Jasper Johns ve
Supremes hakkındaki kışkırtıcı denemeleri dergide yer almaya başladı. Sontag,
bir konuyu diğerinden, bir sanat biçimini ötekinden ayıran sınırları yapay
bulurdu. Başkaları nasıl televizyon izlemeyi seviyorsa, okumayı severdi. Onun
için kültür, hareketli bir şölendi. Mesele, her şeyi bilmekti. Bu sayede de, bir
Patti Smith konserine gidince, Nietzsche'yi okumuş olması sayesinde ondan daha
fazla keyif alırdı.
Chicago üniversitesinde bir gün, sosyolog Philip Reiff'ın okuttuğu bir sınıfa
girdi. Hakikaten konuşabildiği ilk kişiydi Philip. On gün sonra evlendiler.
Susan 17 yaşındaydı, daha da genç görünüyordu. Blucin giyiyordu, siyah saçı
sırtına dökülüyordu. Bütün kampus, Dr. Reiff'ın 14 yaşında bir kızılderiliyle
evlendiği haberiyle sarsıldı. Boston'a gittiler. Sontag İngiliz dili ve
edebiyatı ile felsefede mastır yaptı. 1952'de David diye bir oğulları oldu.
Sonra ayrıldılar, gene evlendiler. Bu seferki evlilikleri, Philip ölene kadar
sürdü.
Sontag 1976 yılında, 43 yaşındayken, göğsü, lenf sistemi ve bacağında ileri
derecede kanser olduğunu öğrendi. Beş yıl daha yaşamak için dörtte bir şansın
var dediler. Radikal bir mastektomi ve kemoterapinin ardından da, iyileştiğini
bildirdiler. "Ama öleceğini bilmek tamamen kötü bir deneyim değil. En önemlisi,
kendine acımamak." O da kendine acımadı zaten. Cesur bir kızkardeşimizdi,
rehberimizdi, 'siyasi bir hacı'ydı. 11/9 olayının ardından, kıyımı
gerçekleştirenler için ne denirse densin, ödlek olmadıklarını söyleyerek gene
tepki uyandırdı. Aldırmadı, hiç durmadan yazdı. Mart ayında, tedavi edilmezse
öldürücü olacak bir rahatsızlığı olduğunu öğrendi. Lösemi, yıllar önceki
kemoterapinin sonucuymuş.
Hatırlamaya değer işler yapmış herkes gibi, onun yazdıkları da bizimle kalacak.
Metinleri, günceleri, mektupları ve 25 bin kitaplık kütüphanesi ise, 2002'de
UCLA'nın (California Üniversitesi) malı olmuştu bile. Öyleyse Susan Sontag da
hep bize ait olacak demektir. Bir de, inandığımız şeyleri savunma cesaretini
gösterdiğimizde...
**Radikal Gazetesi'nde de yer
alan bu yazısının fotomuhabiri.com'da kullanımına izin veren değerli
meslektaşımız Sevin Okyay'a
çok teşekkürler.
|