ANA SAYFA YAP
FAVORİLERE EKLE
Bugün,
 
 


"ÖLÜME VİZÖRDEN BAKMAK"

ASLI TUNÇ



Bir an için bir haber fotoğrafçısı olduğunuzu düşünün. Sokakta protesto için kendini yakan bir insan gördünüz. İlk tepkiniz ne olur? Fotoğraf makinenize davranıp hemen bunu belgelemeye mi çalışırsınız yoksa herşeyi bir kenara atıp alevleri söndürmeye mi koşarsınız?

Buna benzer pek çok soru medya etiği tartışmalarının önemli bir bölümünü oluşturuyor bugün. Oysa 1963'de Vietnam Savaşı'nı protesto etmek için kendilerini kurban olarak sunan Budist rahiplerin fotoğrafları çekilirken böyle bir soru sorulmadı. O yıllarda dünyanın böyle bir eyleme ihtiyacı vardı belki de. Ne var ki, 20 yıl sonra Alabama'da üzerine gaz döküp yakan adama, olayı video kamerasına alan iki gazetecinin neden müdahale etmediği çok sorgulandı. Kuşkusuz sarhoş bir çatı tamircisinin anlık umutsuzluğu, savaşı reddeden dini bir grubun öyküsü kadar yankı getiremezdi. Pekiyi bu iki olayı birbirinden ayıran sınır nerede başlayıp nerede bitiyor?

Gazeteci hangi olayların parçası olmalı, hangi olayların ise sadece tanığı?

Haber fotoğrafçısı uç örneklerde felsefi iç çatışmasının önüne geçip sadece görevini mi yapmalı?

Trajedilerin kendisine sürünüp geçmesine nereye kadar izin vermeli? Pulitzer ödüllü haber fotoğrafçısı Ross Baughman'a göre yanıt son derece basit. "Kuşkusuz, her koşulda denklanşöre basarsınız" diyor Baughman. "Gerçeğin görsel olarak belgelenmesi için toplumun bizler gibilere ihtiyacı var. Gazeteciler insan dramlarını kenar çizgisinden izleme ayrıcalığını kullanmalılar" diye vurguluyor.

Böyle düşünenlerin en önemli dayanağı kuşkusuz John Stuart Mill’in yararcılık felsefesidir. Trajedilere yönelen vizörler, en fazla miktarda insana en büyük yararı getirdiğine inanılarak meşruiyet kazanır. Bir başka akla gelen ise Aristoteles’in hani o ünlü “altın denge” felsefesidir. O denge haber fotoğrafçısı için sadece doğru ölçülerde değil bunun yanında, doğru zamanda, doğru bir kitleye karşı ve doğru sebeplerle oluşmalıdır.

Bu düşüncelerden güç alıp her koşulda gazeteci kimliğini öne çıkaranların aksine gece başını yastığa koyduklarında insanca tepki vermenin iç rahatlığını yaşamak isteyenler de var kuşkusuz.

Güney Afrikalı haber fotoğrafçısı Kevin Carter belki de bu etik çelişkiyle en yoğun savaşmış kişi. 1993 Mart'ında Carter, Sudan'da yaşamını değiştirecek olan bir fotoğraf çeker. Açlıktan ölmek üzere olan küçük bir kızın Birleşmiş Milletler yemek dağıtım bölgesine doğru sürünürken yanıbaşında bekleyen bir akbabayı görüntüler. Saatte yirmi kişinin açlıktan öldüğü Sudan'da o küçük kızın yemek dağıtım bölgesine varıp varamadığını asla öğrenemeyecektir Carter. Görevi, öyküyü bir an önce tok dış dünyaya ulaştırmaktır. Öyle de yapar ve Carter bu fotoğrafıyla Pulitzer ödülü kazanır. Carter, bir röportajda “bu benim yaşamımın en başarılı fotoğrafı ama ondan öylesine nefret ediyorum ki duvarıma asmaya dayanamam”.

Güney Afrikalı fotoğrafçı New York'daki ödül töreninden iki ay sonra intihar eder. Kendini öldürmeden önce yakın bir dostuna küçük kızı kucaklayıp oradan kaçırmadığı için ne kadar üzgün olduğunu söyleyecektir.

Son yıllarda teleobjektiflerin gelişmesiyle fotoğrafçı ve olay arasındaki fiziksel mesafe artsa da, Robert Capa'nın dediği gibi yine de görüntülenen nesnelere yakın olmalı fotoğrafçı. Buradaki "yakınlık"tan fotoğraflanan kişilere yardım edebilinecek bir mesafe kadar görüntülenen kişilerin ruh hali ve içinde bulunduğu koşullar da kastedilmekte kuşkusuz.

Kimi zaman fotoğrafçılar olayla kendi aralarına objektifi koyduklarından kendilerini tehlikeden yalıtılmış hissederler. Tuhaf bir kalkan gibi görürler fotoğraf makinelerini; sanki vizörden bakmak onları dışardaki vahşetten soyutluyormuşçasına. Oysa savaşlarda, toplumsal ayaklanmalarda ve kaos anlarında ilk hedef, olayları görüntülemeye çalışanlardır. Taraf olmadıkları bir savaşta ilk kurşunu, protestolarda polisten gelen ilk copu daima onlar yerler. Makineleri kırılır, içlerindeki filme el konmaya çalışılır. Ne yazik ki, çoğu zaman belgelemeye çalıştıkları olaylar, fotoğrafçının bireysel çabalarıyla çözülemeyecek kadar derin ve karmaşıktır.

Her ne pahasına denklanşöre basmak ve acıyı, acımasızlığı tek karede dondurmak mı?

Tek bir yaşamı sorgusuz, hesapsız yüceltmek mi?

Bu noktada fotoğrafçının ahlaksal ikilemi anlaşılan her olaya göre şekillenip yanıtını yine kendisi bulacak.

( Gazetem.net) 12 Mayıs 2003, Pazartesi