FOTO MUHABİRLERİ TARTIŞIYOR...
YURTTAŞ FOTO MUHABİRLİĞİ
 |
Abdurrahman Antakyalı (AA) |
Cep telefonlarına fotoğraf
çekebilme yeteneğinin eklenmesi ile dünya nüfusunun önemli bir bölümü ceplerinde
“fotoğraf makinaları” ile dolaşmaya başladı. Sıradışı olduğuna inandıkları
herşeyi kayda geçiren bu topluluk, ürettikleri görüntüleri diledikleri yere de
kolayca transfer edebiliyorlar internet teknolojisi sayesinde... Yerel, ulusal,
uluslar arası medya kuruluşları bu tarz görüntü üretenlerin bombardımanına
tutuluyor son birkaç yıldır. En etkileyici sıcak görüntüler onların
vizörlerinden gazete ve internet sayfalarına, tv ekranlarına taşınıyor
şimdilerde. Kısa sürede kurumsallaştılar ve mesleki tanımları bile yapıldı:
“Yurttaş foto muhabiri” deniyor artık onlara dünyada...
Görüntüleri dijital olarak
kaydeden aletlerin piyasaya egemen olması mı beraberinde getirdi bu kavramı? Bu
sorunun yanıtı: “kısmen” evet...
“Evet” yanıtının “kısmen”ine
açıklık getirelim. Cep telefonlarının yanı sıra dijital fotoğraf makinalarının
da fiyatları oldukça uygun hale geldi. Görüntü üreten bu tür aletlere sahip
olmak ekonomik açıdan kolaylaştı. Böylece dünyanın hangi köşesinde “haber”
niteliği taşıyan bir olay yaşanıyorsa, o olayın çok yakınlarında bir fotoğraf makinası da
yer almaya başlandı. Herkesin cebinde fotoğraf makinası olunca, haber takibi
yapmakla görevli “gazeteci yurttaşa” yüzlerce milyon “yurttaş gazeteci”
ekleniverdi! Bu daha başlangıç... Araştırma kuruluşu Infotrends, 2008 yılında
650 milyon adet fotoğraf ve görüntü çekme özelliği olan cep telefonunun
satılacağını öngörüyor. Bu rakam dünyanın toplam nüfusunun onda birine denk
geliyor.
Cep telefonlarının görüntü
kalitesine dudak büken meslektaşlarımıza ilk kullandıkları profesyonel (!) SLR
fotoğraf makinelerinin sadece 1 megapixel’lik çözünürlüklerini hatırlatmakta
fayda var. O makinelerin dudak uçuklatan fiyatlarına ne demeliydi peki! Piyasaya
ilk sürülen SLR dijital fotoğraf makinesi olan Kodak DCS-100’ün 1.3 megapixellik
modelinin 30.000 $‘lık fiyatı kötü bir şaka gibi geliyor hepimize şimdi. Yıl
1991’di, çok da eski değil... Bu model ve ardından gelen “öncü” – şimdiyse öcüü!- makinalar çok
sayıda basın kuruluşu tarafından uzun yıllar kullanıldı. Onlarla çekilen
fotoğraflar dünyanın en önemli basın organlarının birinci sayfalarını süsledi,
tarihe tanıklık etti. Cep telefonlarının birçoğu bu çözünürlüğün üzerinde
görüntü kalitesine sahip oysa şimdi.
Kavram olarak yeni gibi dursa
da uygulama bakımından daha önce tarihi örnekleri olan bir olgu “yurttaş
gazeteciliği”.
İnternette kısa süreli
araştırma yapanlar, Abraham Zapruder isimli bir ABD’linin, Başkan John F.
Kennedy’nin Dallas gezisi sırasında öldürüldüğü suikasti kamerası ile kayda alıp
bunu Life dergisine satmasının öyküsünü bulabilir. Zapruder’in, bu satıştan
150.000 $ - günümüzün kuru ile yarım milyon dolar- kazandığını da iştahla
okuyabilir.
Günümüze yaklaştığımızda Londra
Metrosu’na yapılan bombalı saldırının Adam Stacey adlı bir İngiliz vatandaşı
tarafından görüntülenmesini hatırlıyoruz. Tsunami felaketinin en dehşet anları
da yine “yurttaş gazeteciler” tarafından çekilen görüntülerle evlerimize girdi.
Katrina kasırgası, 11 Eylül saldırıları, Irak’ta ölen ABD askerlerinin bulunduğu
tabutların yüklendikleri kargo uçağındaki fotoğraf ve görüntüleri de belgeci
yurttaşlar tarafından tarihe not düşüldü. İstanbul’daki HSBC bankasına yapılan
bombalı saldırı sonrası, editörlüğünü yaptığım Anadolu Ajansı’nın Fotoğraf
Servisine adeta fotoğraf yağdı vatandaşlardan. Cep telefonları, compact dijital
fotoğraf makineleri ile saldırıyı her açıdan görüntüleyen fotoğrafları e-mail
yoluyla medya kuruluşlarına ilk bir saat içinde iletti çok sayıdaki Türk
vatandaşı.
Bu tarz üretilen görüntülerin
medyada yer alan örneklerinin çoğalması, yapılan işi “kurumsallaştıracak”
girişimlerle de tanıştırdı bizi. 2006 yılında ilginç bir yarışma düzenlendi.
Nokia firması, sıcak haber görüntüsü çeken sade vatandaşların ürettikleri
arasında en çarpıcı olanlarını ödüllendireceğini açıkladı. Yarışma şartnamesinin
en ilginç maddelerinden biri, görüntülerin çekildikleri yıl içinde medya
organlarında yayınlanmış olma zorunluluğuydu. Ödüle aday görüntüler, “yurttaş
foto muhabirliği”nin geldiği etkin nokta hakkında fikir verici nitelikteydi.
Londra’daki otobüs ve metroya yapılan saldırı anları ve hemen sonrası, havaalanı
yakınındaki büyük patlama anı, bir film yıldızının barda sarhoş olup pantolonunu
indirmesi, yanan araçlar, düşen şimşekler, daha neler neler... Haberin en sıcak
anında çekilen bu görüntülerin neredeyse tamamı, daha dumanı üstündeyken medya
kuruluşlarına yetiştirilmiş, dünya ile paylaşılmıştı. Bu görüntüler; BBC, CNN, National Enquirer, People Magazine , The News of the World, ITV, Daily Telegraph,
The Daily Mirror, Rolling Stone, The Daily Mail, The Observer ve The Sunday Times
gibi hatırı sayılır medya organlarında yayınlanmıştı.
Ülkemiz medya organlarının
tamamında, yurttaşlar tarafından çekilen bu tarz görüntülere yer veriliyor.
Bir fotoğraf editörü olarak, "yurttaş foto muhabirliği"ne sıcak baktığımı
belirtmek isterim. Foto muhabirliğinin birincil amacı; haberin içeriğine uygun
görüntü üretmek, böylece onu doğru anlamayı sağlayıcı görsel belgeleri
tarihe bırakmaktır. Şimdiye dek örneklerini gördüğümüz görüntülerin buna
fazlasıyla hizmet ettiğine inanıyorum.
Ancak, bilgisayarla hileli görüntü üretmek neredeyse çocuk oyuncağı oldu günümüzde.
İşin kötüsü neyin gerçek neyin yalan olduğunu anlamak da giderek güçleşti. Biz
gazeteciler, tanımadığımız kişilerden gelen bu görüntülerin doğruluğuna nasıl
güveneceğiz? Bunları kamuoyu ile paylaşma sorumluluğunu nasıl üstleneceğiz? Söz
konusu görüntüleri üretenin bize gönderen kişi tarafından çekildiğini nasıl
bilebilecek, olası telif davalarından nasıl kurtulabileceğiz?
Bu sorulara net bir yanıt bulabilmek biraz zaman alacak gibi görünüyor
şimdilik.
Fotomuhabiri.com, Türk foto muhabirlerine "yurttaş foto muhabirliği"
hakkındaki görüşlerini sordu. Onlardan, mümkün olabildiğince şu üç soru
çerçevesinde konuyu değerlendirmelerini istedi:
1. Bu tarz üretilen görüntülerin medyada yer almasına nasıl bakıyorlar?
2. Foto muhabirliği mesleğine etkisi ne ölçüde olacak?
3. Güvenilirlikleri nasıl kontrol edilmeli?
Oldukça ilginç analizler geldi meslektaşlarımızdan. Onlarla başbaşa bırakalım
sizleri:
BURHANETTİN ÖZBİLİCİ
(Associated Press foto muhabiri)
 |
Burhanettin Özbilici (AP) |
Dünyada ve Türkiye'de bir yanda teknolojilerde kaydedilen başdöndürücü
gelişmeler, diğer yanda da fert ve toplumu yönlendirmede karşılaşılan
"tekelleşme
tehlikesine" karşı çözümlerden biri olarak görülen "katılımcı demokrasi" son
10-15
yılda bizi yeni kavram, anlayış ve kurumlaşmalarla karşı karşıya getirdi. Konu
gazetecilik ve iletişim teknolojileri olunca, internet ve "yurttaş muhabir"
kavramları birbiriyle atbaşı giden, birbirini çoğu zaman tamamlayan
vazgeçilmezler olarak özel bir anlam kazanıyor.
Çok uzak olmayan tarihlerden örnekler alındığında, aynı çerçevede kabul
edilebilecek olaylar arasında şu fark göze çarpar:
1968 öğrenci olaylarını Paris Sorbonne'da takip edip o zamanın gazetecilik
anlayışı ve imkanları çerçevesinde haber yapıp dünyadaki "okuyucu" veya
"seyirci"ye yayanlar sadece resmen "gazeteci" sıfatı taşıyanlardı.
1986'da yine Paris'te Rue de Rennes'de yaşanan terör olaylarını görüntüleyerek
bundan ciddi biçimde para kazanan birkaç amatör fotoğrafçı oldu. 2006 yılının
Mart ayında, yine Sorbonne Üniversitesi civarındaki öğrenci olaylarında gördüğüm
durum inanılmayacak ölçüde değişmişti: Profesyonel gazeteciler, meslek kuralları
gereği ve güvenlik güçlerinin de istekleri doğrultusunda, belli yerlerde;
olayların baş kahramanları öğrenciler ise olayların tam merkezinde; kimi zaman
söz veya sloganla güvenlik güçlerine saldırırken kimi zaman da söktükleri
kaldırımları sadece kendileri görüntülüyor, veya polis barikatlarında durup
çoğunluğu fotoğraf ve video yetenekleri olan cep telefonları ile birbirlerini
tarihe kaydediyor, babaları ile epeyce uzun zaman sonra adeta yarışıyorlardı!
Burada, epeyce yeni unsurlar, amaçlar ve ihtiyaçlar ihtiva eden yepyeni bir
durum
söz konusu idi. 1968 Baharı'nın öğrencileri, o günün basınında daha fazla yer
alabilmiş ve ciddiye alınmışlardı. 2006 Martında ise, kendi ifadeleriyle "pek de
fazla adam yenine konulmuyorlardı" ve kendi seslerini kendi imkanlarıyla topluma
duyurma ihtiyacı duyuyorlardı. Dün "okuyucu" veya "seyirci" idiler. Bugün ise
kendi gerçeklerini kendileri dünyaya duyurma ihtiyacı ile karşı karşıyaydılar.
İnternet ve dijital kameralı telefonları ile, nihayet "katılımcı demokrasi"yi
gerçekleştiriyor, "tekelci sermaye"nin tek taraflı olarak büyük medya grupları
ile gerçekleri saptırmalarına kendilerince bir ölçüde engel olmaya
çalışıyorlardı.
"Yurttaş gazeteciliği" ve "katılımcı demokrasi" ile birlikte bir de "İnternet
gazeteciliği" artık son yılların yaygın kavramları, tartışmaları ve bir yerde de
dönüşü olmayan gerçekleri... Öylesine baş döndürücü bir gelişme ki yaşamakta
olduğumuz süreç, bilhassa son üç yılın olayları neredeyse teknolojiye ulaşma
imkanı olan herkesi bir "yurttaş muhabir" olarak görmeye zorluyor, alıştırıyor
bizi. "Yurttaş muhabirin" kişiliğinde "fotoğraf" veya "video görüntüsü" veya da
her ikisi birden giderek daha belirgin bir nitelik kazanıyor. 2005 Temmuzunda
Londra metrosundaki patlamaların görüntülerinden başlayarak, Saddam'ın idamı
sırasında sonradan ortaya çıkan görüntüler, Rusya'da ülkeyi ayağa kaldıran, bir
doğumevinde ağlamalarını önlemek için bebeklerin ağızlarının bantlanması vahşeti
ve nihayet bir Türk gazetecisinin, Hrant Dink'in katilinin Atatürk'e ait bir
vecizenin önünde ve Türk bayrağı ile görüntülenmesinin dehşetinin ortaya
çıkması,
bir yerde bu yeni tarz gazetecilik sayesinde mümkün olabilmiştir.
Kanaatimin özetini yukarıdaki son cümle ile dile getirmiş oldum. Ancak, "yurttaş
gazeteciliği"nin veya "yurttaş foto muhabirliği"nin sayısız sorunlarını ve
sakıncalarını da görmezden gelemeyiz. Acil ve çok kökten çözümler, tedbirler de
gerekli ve asla geciktirilmemelidir. Meslektaşımız Dink'i katledenlerin
internet'ten yararlandıklarını da hemen hatırlatmalıyım! Ayrıca, üzerinde
yeterince durulmamış ve sorumluları cezalandırılmamış olsa da, yine mesleğimizin
bir büyüğü ve Türkiye'nin bir büyük ortak değeri rahmetli Bülent Ecevit'in hasta
yatağındaki görüntülerinin medyada yayımlanması sadece gazetecilik adına
yüz kızartıcı bir olay değil, aynı zamanda kişi hak ve hürriyetlerine de ciddi
bir
saldırı örneğidir.
Gazeteciliğin evrensel temel kuralları, insan hakları, toplumsal çıkar ve
güvenlik ve özel hayatın titizlikle korunması, "yurttaş gazeteciliği" veya
"yurttaş foto muhabirliği" konusunda daha da ciddi biçimde üzerinde durulmalı,
bunun gerektirdiği kanuni düzenlemeler süratle gerçekleştirilmelidir. Türkiye'de
yaygın bir başıboşluğun toplumu ve ülkeyi çok tehlikeli biçimde etkilemeye devam
ettiği, edebildiği gözlenmektedir. Gerçek gazetecilik ve hayatını
foto muhabirliğine adamış insanlar, hiçbir kanun ve ahlak kuralı tanımayan,
başıboş "yurttaş foto muhabirliği"nin tek kurbanları olmayacaktır; toplum uzun
vadede esas kaybeden olacaktır.
İmkan olduğu halde gerçek foto muhabirinden yararlanmayan, onun yerine muhabire
foto muhabirliği veya kameramanlık yaptıran anlayış ve uygulamaları da, hem
gazeteciliğe aykırı, hem de foto muhabirinin haklarına bir saldırı olarak
gördüğümü belirtmek istiyorum. Çok yetenekli de olsa kişi, kendi işini düzgünce
yapmalı, sadece foto muhabiri veya kameramanın olmadığı yerde- varsa- bir
boşluğu doldurmaya çalışmalıdır. Yani kişi, ayni zamanda hem "muhabir" hem de
"yurttaş foto muhabiri" olmaya kalkışmamalıdır, buna zemin ve imkan
verilmemelidir.
Bu yeni müessese, "yurttaş foto muhabirliği" kavramı, "vatandaş gazeteciliği"
veya "katılımcı demokrasi" çerçevesinde; vakit yitirilmeden gerçek gazeteciler,
onların temsilcileri, insan hakları ve demokrasinin şaibeli işlere bulaşmamış
içten savunucuları, ilim adamları ve hukukçular tarafından tartışılmalı ve
gerekli her turlu kanuni ve örgütsel düzenlemeler yapılmalıdır. Üzücü ama
gerekli
bir son ilave: Bu çok ciddi mesele, son olaylarda içtenlik ve dürüstlük
konusunda
pek de gurur duyulamayacak bir sınav veren politikacılarımıza bırakılamayacak
kadar ciddidir!
ALPER YURTSEVER (Takvim
Gazetesi foto muhabiri)
 |
Alper Yurtsever (Takvim Gazetesi) |
Bir yerlerde birşeyler
oluyor, birileri kameralı cep telefonlarıyla ya da kompakt kameralarıyla olanı
biteni bir şekilde kaydediyor ve milyarlarca insanın bir arada bulunduğu dev bir
havuza atıyor...
Kaydedilen malzeme görüntü olduğu için dili
evrensel; ilginçlik ve popülerliği oranında çok kişiye ulaşıyor. Gelişen
teknoloji, bu küçücük aletlerin performansını her geçen gün artırırken bu
''paylaşım'' hadisesi de bir akım haline geliyor. Fotoğraf ve görüntü paylaşım
siteleri kuruluyor. Kısa sürede yüzmilyonlarca kullanıcının kaydolduğu değerleri
milyar dolarlarla ifade edilen dev fotoğraf ve görüntü paylaşım siteleri... Bu
gelişim doğrultusunda önceleri basit, komik, ilginç, popüler olaylar yanında
ciddi haber değeri taşıyan konular da bu oluşum içinde yer alıyor. Sanal kişiler
tarafından kaydedilen olaylar ve görüntüler dünyanın en büyük, en prestijli
haber kanalları ve ajanslarında geniş şekilde yer alıyor. Görüntüleri kaydedip
paylaşıma sunan kişilere de ''yurttaş foto muhabiri'' yada ''vatandaş
foto muhabiri'' deniyor...
Tanımlara takılmak anlamında değil ama
yurttaşlığın da foto muhabirliğinin de kendine özel sorumluluklar taşıyan ciddi
kavramlar olduğunu düşünüyorum. Bu iki kelime birleşince ortaya çıkan tanımın
ise yurttaşlık ya da foto muhabirliğiyle ilgisi olmadığı gibi her iki anlamla da
tamamen çeliştiğini...
Standartları yakalamaya çalışan aktif bir
foto muhabiri olarak, foto muhabirliğinin belli kriterlerde yapılan uzmanlık,
genel kültür, nitelik gerektiren ayrıcalıklı özel ve sorumluluk taşıyan bir
görev olduğunu; teknik detayların dışında uygar toplumlarda bu işin belli
yasalar ve kurallar çerçevesinde yapılan, nitelik gerektiren, etik ve estetik
değerleri olan bir iş olduğunu biliyorum.
Görevi profesyonel anlamda habercilik olmayan
sanal kişiler tarafından tespit edilen bu görüntülerin hemen hiçbir denetim
görmeden yazılı ve görüntülü basın araçları tarafından yayımlanmasını kimi zaman
hayretler içinde izliyorum.
Basit özgürlükçü bir anlayışla, "Kapalı kapılar
arkasında hiçbir şey kalmamalı" denip bu görüntüler belki savunulabilir. Hatta bu
görüntüler sayesinde Ebu Garip Cezaevi'ndeki insanlık dışı olayların
sorumlularının ortaya çıkarıldığı, yargılandığı, cezalandırıldığı; söylenebilir.
Londra Metrosu'nda meydana gelen patlama sonrası olayın aydınlatılmasına katkıda
bulundu denilebilir. Hatta tüm dünyanın merakla takip ettiği Saddam Hüseyin'in
idamının gizli bir olay olarak kalmaması bu vatandaş foto muhabirleri sayesinde
gerçekleşti de denilebilir.
Ama sadece bunu söylemek acaba yeterli mi?
Ebu Garip Hapisanesi'ndeki insanlık dışı
görüntülerde yer alan ve bu şekilde tüm dünyanın gündemine gelen görüntülerdeki
insanların ve hayattalar ise ailelerinin şu andaki durumlarını, psikolojilerini
hangimiz biliyoruz? O görüntülerde çırılçıplak, alt alta üst üste görüntülenen
insanların ve yakınlarının ailelerinin şu an ne durumda, yaşıyorlarsa hangi
psikolojide olduklarını hangimiz biliyoruz? Londra Metrosu'ndaki patlama sonucu
kontrolsüz yayılan görüntülerin İngiliz toplumundaki terör hassasiyetini nasıl
tetiklediğini suçsuz insanların yanlışlıkla nasıl vurulduğunu hepimiz izlemedik
mi? Ya da Saddam Hüseyin'in idamının hemen ardından kalabalıklar arasına salınan
bomba yüklü araçların patlatılarak onlarca insanın nasıl öldüğünü, idamı oyun
sanan dünyanın farklı noktalarındaki 6 çocuğun idamcılık oynayarak öldüğünü
nasıl gözardı edebiliriz? Bunlar tüm dünyanın gözleri önünde gerçekleşti.
Bu olayların sorumlusu ''vatandaş
foto muhabirliği'' yapan sanal kimlikler mi? Ya da bunları yayan ilkeli haber
kanalları, haber ajansları mı? Yoksa bu görüntüleri izleyip galeyana gelen halk
mı?
Bu olaylar gibi üretilip gündem oluşturan
ulusal yada bölgesel olaylar da var. Gamze Özçelik olayı, Menderes'teki çocuk
pornosu gibi... Ulusal gazetelerde günlerce hatta haftalarca en geniş şekilde
yer bulan ciddi anlamda gündem oluşturan ve kamuoyu tepkisine yol açan olaylar...
Bu görüntüler pek çok sonuç doğurdu. Bunlardan biri de toplumdaki bilinçli
bilinçsiz çok büyük bir kitlenin bu tarz olayların cep telefonuyla kaydedilip internetten yayınlanabileceğini öğrenmiş olmasıydı.
Görüntü haberciliği tüm dünyada belli yasalar,
kurallar çerçevesinde yapılıyor. Kameralar otel odaları ya da yatak odalarına,
statlara, adliyelere mahkemelere, emniyet birimlerine hastanelere çoğu kamu
kurum kuruluşuna girip rahat rahat çalışamıyor. Ciddi konser, gösteri, ya da
şovlar kısıtlı süre görüntülenebiliyor. Ama yurttaş foto muhabirleri her yerde
istedikleri hemen her şeyi her an görüntüleyip paylaşabiliyor.
Önce tekerlek bulundu sonra otomobiller ve
yollar yapıldı sonra alkollü araba kullanmak aşırı sürat yapmak suç oldu ve
cezaya endekslendi. İnsan teknolojiyi üretiyor daha sonra da teknolojinin
zararlı sonuçlarından korunmak için kurallar yazıyor. Bu konuda da sürecin aynı
şekilde ilerleyeceğini düşünüyorum. Bu konuda özgürlük diye ifade edilen başı
boşluğun önüne de bir şekilde geçilecektir ama bu süreç zarfında kaç, kaç bin,
kaç yüzbin insanın daha canı yanacak onu bilemiyorum.
Düzenleme sürecini hızlandıracak olan, bu ve
bunun gibi tartışmalardır.
SELAHATTİN SEVİ (Zaman Gazetesi Fotoğraf Editörü)
 |
Selahattin Sevi (Zaman Gazetesi) |
“Yurttaş gazeteciliği” olarak adlandırdığımız,
sıradan insanların herhangi bir olay ve konuyla ilgili haber, imaj ve
görüntülerinin gazete veya diğer yayınlarda kullanılmasında bir sakınca
görmüyorum. Fakat “haber” ve “fotoğraf” adı altında kullanılacaksa haber ve
haber fotoğrafına dair etik ve editoryal süzgeçlerden geçmesi gerektiğine
inanıyorum. Aksi halde manipülasyona açık bir durum ortaya çıkar.
Bir “duyum”, “söylenti”, “dedikodu” ya da
“görüş” bazen gerçeğin bir parçası, hatta tamamı olabilir. Nasıl bu tür söylenti
ve duyumları her zaman “haber” olarak ele alıp haber için gerekli teknik, etik
ve editoryal süzgeçten geçiriyorsak, “görüntüleri” de haber fotoğrafı olarak
değerlendirebilmemiz için söz konusu süreçlerden geçirmeliyiz.
Foto muhabirliğine etkilerine gelince. Foto
muhabirinin her zaman her yerde olması gibi bir durum mümkün olamaz. Zaten foto
muhabirinin görevi de bu değildir. Tabi ki kaçırılan bir uçakta, ani gelişen
olay yerinde olmak önemlidir ve bir şanstır foto muhabiri için. Foto
muhabirliğini sadece buna indirgersek büyük hata etmiş oluruz. O zaman
diyebiliriz ki bir kalemi ve telefonu olan, bir bilgisayara sahip olan herkes
duyduklarını ve bildiklerini yazar ve gazetelere gönderir. Muhabirliğin önemi
azalır. Herkes muhabir olur. Tam tersine muhabir asıl böyle durumlar için
vardır. Elinde basit bir makinası olan veya cep telefonu olan bir kişi/kişiler elindeki görüntüleri gazetelere iletebilirler. Hatta bunu söz konusu
makine ve aletlerin gelişmiş olanları ile de yapabilirler. Bu foto muhabirliği
olmaz. Tanıklık olur. Elinde güçlü kanıtları olan bir tanıklık…
Foto muhabirliği ise söyleyecek sözü olan,
hayata ve olaylara karşı bakışını ve durumları teknik ve entelektüel bilgisiyle
izleyen, gazetecilik birikimi ve tecessüsü ile takip eden, gerekli kontrol ve
etik süzgeçlerden geçirip yayın kuruluşuna gönderen kişidir. Bunu yaparken
elbette “orada bulunmak”, “tanık olmak” en önemli unsurlardandır. Fakat tek
başına yetmez. Mümkün olduğunca "büyük fotoğrafı" da görmeye ve göstermeye
çalışır.
MUSTAFA ÖZER (Agence France Press foto muhabiri)
 |
Mustafa Özer (AFP) |
Bu tarz görüntülerin medyada yer almasına
şahsen karşı değilim. Sonuçta yazılı basında yer almasa bile internet ortamında
bu tarz görüntüler var ve daha çabuk yayılıyorlar. Bugün artık tv haberlerinin zaten büyük
bir çoğunluğu youtube sitesinden hazırlanıyor. Bunların tamamı neredeyse
medyayla ilgisi olmayan insanlar tarafından çekilmiş görüntüler. Yazılı basında
da zaten artık foto muhabirinin yeri yavaş yavaş belli olmaya başladı.
ülkemizde. Foto muhabirlerinin çektiği görüntülerin yanında vatandaştan
çıkabilecek görüntü ihtimalini de ihmal etmiyor meslektaşlarımız. Örneğin
Papa'nın gelişinin protestosu için yapılan Aya Sofya içindeki eylemde, neredeyse
tüm foto muhabirleri, içeri girme şansları olmadığı için dışarı çıkan turistlerin
pesindeydiler. Hatta vatandaş - muhabirin bazen daha iyi iş çıkardığını
görüyoruz. Örnekle; aynı olayda bir ajansın foto muhabiri içerideydi ama konuyu
anlatacak tek kare yoktu aksine çektiklerinin tamamı berbat ötesi fotoğraflardı.
Öyle kötüydü ki kendi ajansına bağlı gazetelerde vatandaş muhabirden elde
edilmiş fotoğrafları kullandılar. Bu vatandaş - muhabirliği acil ve önemli
olaylarda hayat kurtarıyor her zaman. Ben bunda pek bir yanlış görmüyorum.
Foto muhabirliğine ne gibi bir etkisi olabilir
ki? Hiç bir şekilde etkilemez. Turistin birinin çektiği fotoğraf, o gün, o an
işe yarar. Bizim işimiz fotoğraf, vatandaşın işi değil. Bir vatandaş bir kereye
mahsus bunu yapar ömrü boyunca, biz ise her gün yapıyoruz. Bununla yaşıyoruz.
Ancak bu tarz görüntüler foto muhabirini şöyle etkiledi; Foto muhabirleri de vatandaşın kullandığı
makinelerden kullanmaya başladı! Hepimizde artık minik ama profesyonel makinenin
bir çok özelliğini taşıyan makineler var. Neden? Çünkü, ruh hastası bürokrasi,
elinizde profesyonel makineyle bir yerde fotoğraf çekerseniz müdahale ediyor.
Ama minik bir makineyle işimi bitirirken aklına bile gelmiyor beni engellemek. Bir tek etkisi
bu oldu. Baktık turiste, vatandaşa kimse bir şey demiyor biz de o kılığa
büründük. Biz de foto muhabiri olarak vatandaşız, onlar da vatandaş, bir sorun yok...
Bu tarz üretilen görüntülerin
güvenilirliklerinin nasıl kontrol edileceği konusuna gelince... Bunun
güvenilirliği bir kere o fotoğrafı ya da görüntüyü kullanacak kuruluşu
ilgilendirir. Hem vatandaştan gelen her malzeme kullanılmıyor.
Elbette Ebu Garib veya Saddam Hüseyin'le ilgili görüntüler ilgi çekicidir. Bu
görüntüler ancak bu şekilde dışarıya çıkacaktı
oralardan. Oraya hiç bir şekilde gazeteci giremiyor. İçerideki kişiler de bunun
kamuoyunu ilgilendirdiğini bildiklerinden kendilerini de riske sokarak bunu
yapıyor. Vatandas-muhabirlik iki türlü zaten. Ya kalkıp bir olayı kamuoyuna
duyurma isteğiyle duyarlı vatandaşlık cabası, ya da para kazanma isteği. Ancak
dediğim gibi hep vatandaştan faydalanılmıyor. Vatandaş bir görüntüyü görünce
hemen bir yere satmak düşüncesi ile çekmiyor genelde. Bunu daha sonra düşünüyor
ve ya biz gidip bulup bu teklifi yapıyoruz. O nedenle daha masum ve doğal oluyor
o görüntüler. Bir de buna ihtiyacımız olduğu anlarda zaten orada ne olduğunu biz
biliyoruz. Ancak giremiyoruz ya da geç kalıyoruz. Ama biri gelip de bana bir takım görüntüler getirirse
şüpheyle bakarım. Tanımadığımız biri olduğu için zaten bunu araştırıyoruz. Herkese geliyor bu tip teklifler ve
araştırırız hepimiz. Ancak -ben eğer gözden kaçırmadıysam- bugüne kadar vatandaştan gelen bir görüntünün asılsız çıktığını
hiç görmedim, ama bizim
meslektaşlardan kurgulanmış, müdahale edilmiş görüntüleri çok gördüm.
ÜMİT BEKTAŞ (Foto Muhabirleri Derneği Başkan Yardımcısı - Reuters
foto muhabiri)
Yaşasın yurttaş foto muhabirliği!
 |
Ümit Bektaş (Reuters) |
Gazeteler sahibinin sesi oldu!
Ajanslar yönlendiriliyor! Televizyon aptal kutusu! Haberler görmezden geliniyor!
Bu habere niye hiç bir yayın organı yer vermiyor! Bu haber böyle mi verilir!
Hep şikayet edip durduk!
Ama sonra büyük ve çok önemli
bir şey oldu: Hiç yerinde durmayan dünyamız yüzyılın son çeyreğinde değişim
konusunda inanılmaz bir ivme kazandı. Teknoloji o kadar hızlı ilerledi ki hem
ayak uydurmakta zorluk çektik hem de inanılmaz olanaklarla karşı karşıya kaldık.
Değişimi en dip noktalarına
kadar yaşayan bir alan da medyaydı. Yaygınlaşan ve ucuzlayan bilgisayarlar,
hayatımızı topyekün değiştiren internet ve dijital fotoğraf makineleri... Bu
yenilikler varolan medya araçlarını değiştirmekle kalmadı yeni bir medyayı da
hayatımıza taşıdı: Internet haberciliği ya da internet medyası!
İ nternet haberciliği karşımıza
ilk çıktığında, hep okuduğumuz gazeteyi internet üzerinden okumak ya da
kaçırdığımız bir belgeseli bilgisayarımızdan indirerek izlemek gibi, varolan
medya araçlarına daha kolay ulaşmayı ifade ediyordu. Ama 2000'li yıllar
insanların yeni bir yolun farkına varmasına ve bu yolun çok kullanılmasına tanık
oldu:
Artık biz sıradan insanlar
sadece haber izlemekle kalmayıp haber üretenler de olabilirdik! Gazete çıkarmak
için bir matbaaya, tv yayını yapmak için bir stüdyoya ihtiyacımız yoktu!
Sermaye, ofis hepsi küçük birer ayrıntıydı. Bir bilgisayar, küçük bir webcam,
dijital bir fotoğraf makinesi yetiyor da artıyordu yeni haberciler için.
Her yeni gün sayısı biraz daha
artan bloglar ve yaygınlaşan internet sayesinde insanlar haberi, ya da daha
özgür bir yaklaşımla, haber saydıkları her şeyi başkalarıyla paylaşmaya
başladılar. Ben buna özgürlük diyorum ve geleceğin birincil medyasının da bu
olacağına inanıyorum.
Buraya kadar kendi bakış açımla
olan biteni özetledim. Bundan sonra yeni kavramları ve getirilerini ve tabi ki
götürülerini tartışabilirim. Bu uzun bir yazı konusu olur. Belki daha sonra özel
noktalardan bakıp, ayrı ayrı bu tip haberciliğin etiğini, güvenilirliğini vs.
konuları tartışabiliriz. Şimdilik ben sadece mesleğim ve ilgi alanım açısından
ve tabi editörümüz Abdurrahman'ın mesajının bağlayıcılığıyla "yurttaş foto
muhabirliği"ne değineceğim:
Dijital fotoğraf makineleri
sadece biz profesyonellerin işlerini yapış ve işlerine bakış açısını
değiştirmekle kalmadı (ki bu da ayrı bir yazı ve tartışma konusudur) fotoğrafı
daha çok insanın ilgi alanı haline getirdi. Hal böyle olunca sokaktaki insanlar
yani gazeteci olmayanlar çiçek böcek ya da düğün dernek fotoğrafı çekmek kadar
başka fotoğraflara da ilgi duyar oldular. Bence iyi de yaptılar!
Haber fotoğrafı bir gerçekliğin
belgelenmesiyse bu neden sadece habercilerin tekelinde olsun! Ya da ortada bir
haber varsa bunu belgeleyen neden herhangi biri olmasın! İşte yurttaş foto
muhabirleri bunu yapıyor. Çevrelerinde olan biteni sadece izlemek yerine
belgeliyor ve bizimle paylaşıyor.
Bir uçağın kargo kapağın açık olduğu
için büyük bir faciadan dönüldüğü, bir savaşın görünmeyen yüzünde nelerin
yaşandığı, şöyle bildiğimiz bir siyasetçinin aslında hiç de öyle biri olmadığı
ve bu gibi onlarca örnekle renklendirilebilecek durumdan bizi onlar haberdar
ediyor. Tabi ki hepsi doğru değil bu haberlerin ve fotoğrafların ama doğru
olmayanlar yüzünden yalın gerçeklere de sırtımızı dönemeyiz ki! Önemli olan bu
özgürlüğü kullanmamız ve tabi filtrelerimizi iyi çalıştırıp dezenformasyona ve
yalana karşı gözlerimizi açık tutmamız.
Profesyonel medyaya ve medya
profesyonellerine bugün ve geleceğin medyasında hep ihtiyaç duyulacak buna
eminim. Ancak haberin olduğu hemen her yerde bir de yurttaş foto muhabirinin
olduğunu bilmek, haberdar olmayı önemseyen dünya yurttaşlarının içini rahat
tutacak. Ummadığınız bir yerde ummadığınız bir olayın fotoğrafını çeken yurttaş
foto muhabiri sizin haberdar olma özgürlüğünüzü biraz daha garanti altına
alacak. Çekilmez denilenler çekilecek ve görmenizi istemediklerini göreceksiniz!
Ve haberdar olduğunuzda eminim özgürlüğü hissedecek ve benim başlığımı
hatırlayacaksınız:
Yaşasın yurttaş foto
muhabirliği!
MURAD SEZER
(Associated Press foto muhabiri)
 |
Murad Sezer (AP) |
Öncelikle "yurttaş foto muhabirliği"nin beni
fotoğrafçılık anlamında rahatsız etmediğini ve bunu "foto muhabirliği" için bir
tehlike olarak görmediğimi belirtmek istiyorum. Gerçek bir foto muhabiri
ve gazetecinin çoğalan "yurttaş foto muhabirleri" yüzünden ekmeğinden
olacağını, yaptığı işin öneminin, değerini azalacağını düşünmek bana gerçekçi
gelmiyor. Ben, etik ve ahlaki kaygılar taşıyorum. Asıl sorun, herkesin fotoğraf
çekip bunu medyaya satmak ya da yayınlatmak istemesinden çok, medya kurum ve
yöneticilerinin bu görüntüleri hiçbir araştırma yapmadan, düşünmeden büyük bir
rekabet hırsı ile yayınlamalarıdır. Bence bir görselin haber değeri varsa kimin
çektiği çok da önemli değildir. Biz gazeteciler, foto muhabirleri her zaman her
yerde olamayız, olamıyoruz da. Bir uçak kazası, herhangi bir terör saldırısından
sıcak görüntüler vs. bence göz ardı edilemez. Ancak, Saddam'ın idamından sonra
medyaya yayılan görüntüler için aynı şeyi söyleyemeyeceğim. Çünkü bu örnekte
amaç propaganda yapmak, bir çeşit intikam almak belki de medyadan yüklü bir
miktar para koparmaktı. Bu noktada o görüntüleri alan ve yayanların bir şekilde
bu oyuna alet olduklarını düşünüyorum.
Son zamanlarda ben de “yurttaş foto
muhabirleri” ile karşılaşır oldum. Örneğin birkaç ay önce bir bir Avrupa Kupası
futbol karşılaşması sonrası saha içinde bir "yurttaş foto muhabiri" yanıma geldi
ve cep telefonu ile çektiği İngiliz taraftarların fotoğrafını bana göstererek :
"ister misin abi?" dedi. Güldüm geçtim tabii ki. Yine gecen yıl İstanbul Atatürk
Havalimanı'nda çıkan yangın sonrası yüksek bir açıdan çekilmiş bir yangın
fotoğrafı geçti elime. Hem de Ankara üzerinden! Elden-ele, derken bana ulaştı.
Ancak yayına vermeden önce, çekenin kim olduğunu, fotoğraf için herhangi bir
maddi manevi talebi olup olmadığını öğrenebilmek için bayağı zaman ve emek
harcadım.
Bu noktada editörlere ve haber sorumlularına
büyük iş düşüyor. Bence bu tip görüntüler gerçekliği / doğruluğu ciddi bir
şekilde sorgulanmadan yayına verilmemelidir. Digital ortamda görüntülere her
turlu manipülasyonun yapılabileceği unutulmamalı, mümkünse 1-2 kare değil tüm
disket görüp incelenmelidir. Fotoğrafı çeken kişinin rızası alınmalı, istiyorsa
fotoğraf ismi ile yayınlanmalı. Yayın sırasında söz konusu görüntülerin bir
"amatör" tarafından çekildiği özellikle vurgulanmalıdır. Çünkü bu tip bir
görüntüyü yayınlamak bir gazetecilik başarısı değildir. O görüntüleri ele
geçirmek başka bir tür "başarı" sayılabilir ama onun da hikayesi ayrıca
anlatılabilir.
Özetle: digital ortamda manipülasyon
olasılığına karşı dikkatli olmak, herhangi bir kişi ya da grubun propagandasına
alet olmamak, "şans" eseri yakalanan bu görüntüler üzerinden ticaret yapmaya
kalkan amatör tüccarların oyuncağı olmamak gerekli diye düşünüyorum.
ERCAN ARSLAN (Milliyet Gazetesi foto muhabiri)
 |
Ercan Arslan (Milliyet) |
Hayatımızın her alanında, özellikle basın sektörde, dijital bir evrim süreci
yaşanmakta… Sırt çantasına sığdırılmış mobil foto muhabirleri, ceplere girmiş
amatörler ve duvarlara iliştirilmiş insansız kameralar sonu kestirilmeyen bir
değişim süreci ve sürprizlere açık bir gelecek kanımca bizi bekliyor.
Mesleğimiz açısından bakarsak: Gazetelerin, cep telefonu ya da gizli kamera
ile çekilmiş olay anı, olay yeri ve içeriği güçlü haber değeri taşıyan
fotoğrafları kullanmalarını yadırgamamak gerektiğini düşünüyorum. Irak’ta cep
telefonuyla çekilmiş görüntülerin bir savaşın sürecini nasıl değiştirdiğini,
Hrant Dink’in öldürülmesi olayında bir sabit kameranın çektiği görüntünün olayı
aydınlatmasını bu tarz görüntülere örnek verebiliriz. Uzun vadede bu değişimden
özellikle de cep telefonu kullanıcılarından etkileneceğimizi düşünüyorum.
Görüntü kirliliği yaşayacağımız bu dönemde, foto muhabirliğinin en çok etik
kavramı ile meşgul olacağını ve olması gerektiğini düşünüyorum.
BURAK KARA (Vatan Gazetesi foto muhabiri)
 |
Burak Kara (Vatan Gazetesi) |
Habercilikte, bir olaydan ilk görüntünün elde edilmesi çok önemli. Artık
kameralı ve fotoğraf makinalı cep telefonları sayesinde vatandaşlar da, o ‘ilk
görüntü’yü üretmenin ayrıcalığına kavuştu. Profesyonel çekimlerden önce elde
edilen amatör görüntüler, haberlerin daha net sunulmasına kuşkusuz çok fayda
sağlıyor.
Örneğin İstanbul’daki El Kaide saldırılarının ilk görüntüleri yoktur. Günler
sonra güvenlik kameralarının görüntüleri ortaya çıktı. Oysa ki, o olaydaki ilk
görüntü tüm dünyaya servis edilecek bir tanıklıktır.
Bir başka örnek de; Temmuz 2000’de, Paris’te düşen Concorde uçağının
görüntüleri. Dünyanın en güvenli uçağı olarak bilinen Concorde’nun alevler
saçarak düşmesi, bir amatör tarafından kaydedildi. Bu vatandaş, amatör
görüntüleri yayın kuruluşlarına satarak onbirlerce dolar kazandı. Ayrıca bu
görüntüler başka sonuçlar da doğurdu. Amatör görüntüleri inceleyen uzmanlar,
uçaktan bir parçanın kopup yakıt deposunu deldiğini gördü ve Concorde’ların
seferden kaldırılmasına karar verildi.
MADALYONUN ÖBÜR YÜZÜ
Yurttaşların çektiği amatör görüntülerin, ‘gerçek haber’e ulaştırdığı doğru.
Ancak madalyonun bir başkı yüzü daha var. Bunu da, Irak’ın devrik lideri Saddam
Hüseyin’in idamında yaşadık. Saddam Hüseyin’in idam görüntüleri Irak televizyonu
tarafından kayda alındı, fakat idam anı yetkililerce sansürlenip servis
edilmedi. Dünya bu görüntüleri ‘sessiz’ kayıtta izledi. Ancak orada bulunan bir
‘yurttaş kameraman’ elindeki cep telefonuyla asılma anını ve sonrasını
görüntüledi. Bu görüntüler ‘büyük paralar’ karşılığı ertesi gün tüm dünya
televizyonlarında yer aldı. Bu görüntüler, Saddam’ın ‘resmi’ idam
görüntülerinden daha büyük ses getirdi. Nedeni ise; ‘sansürsüz’ olarak tüm
konuşmaların, hakaretlerin hatta Saddam’ın Kelime’i Şahadet getirmesine bile
izin verilmeksizin asıldığının görülmesiydi. Bu görüntüler, eğer gazeteciliğe
‘gerçeklerin ortaya çıkarılması’ olarak baktığımız zaman büyük bir haber. Fakat
idam görüntülerinin, televizyon gibi uluorta seyredebilen iletişim araçlarında
fütursuzca yansıtılmasıyla elim neticeler ortaya çıktı. Görüntülerin yarattığı
etkiyle Türkiye, Suudi Arabistan, Yemen, ABD ve Cezayir’de çocukların
‘idamcılık’ oynarken hayatlarını kaybetmesine, Norveç’te ise bir çocuğun ölümden
dönmesine neden oldu.
SÜZGEÇTEN GEÇİRİLMELİ
Başta da ifade ettiğim gibi, ilk görüntü habercilik açısından çok önemli.
Ancak yayın kuruluşları arasındaki rekabet nedeniyle, bu tarz amatör görüntüler
hiçbir süzgeçten geçirilmeden anında yayına koyulabiliyor. Bu da, Saddam’ın idam
görüntülerinde olduğu gibi çeşitli ‘etik’ tartışmalarına sebep oluyor.
Habercilikte ‘gerçek’ ne kadar önemliyse, ‘etik’ de o kadar önemli olmalı.
Amatör görüntüler yayına sokulurken, yaratacağı tepkiler ve toplumun
değerleriyle, duyarlılığı göz önünde alınmalı. Tabii ki bu asla ‘sansür’
anlamına gelmemeli. Belki TV haberlerine de, diziler ya da filmler için
kullanılan akıllı işaretler koyulabilir. Böylece çocukların şiddet içeren
görüntülerden korunması sağlanabilir.
Amatör görüntüler, güvenilirlikleri açısından da süzgeçten geçirilmeli.
Öncelikle elde edilen görüntülerin kimden geldiği sorgulanmalı: Görüntüler
gerçekten bir vatandaştan mi geldi, yoksa olayın bir tarafından mı? Teknik
inceleme mutlaka yapılmalı. Set-up ya da asparagas olup olmadığı çok iyi
incelenmeli. En ufak bir şüphe dahi duyulduğunda, çekilen görüntü çöpe atılmalı!
En önemlisi de, yayıncı kuruluş kendisine şu soruyu sormalı: ‘Ben bu
görüntüleri alıp yayınlarsam, ne elde etmiş olurum?’ Otokontrolün yayıncılar
tarafından yapılması, amatör görüntülerin yayın kuruluşların akışına olumlu
katkısı olacaktır. Spekülatif ya da gerçek dışı görüntüler kapsamdışı
kalacaktır. Her önüne gelen görüntüyü yayınlamak ise, bir süre sonra
suistimallere açık hala getirebilir.
FOTOMUHABİRLERİNİ ETKİLEMEZ
Ben bu görüntü avcılığının fotomuhabirliğini etkilemeyeceğini düşünüyorum.
İsteyen istediğini çekebilir. Hiçbir fotomuhabirinin olmadığı bir yerden amatör
çekim olarak gelen görüntü, kimsenin işini etkilemez, sadece habere katkı yapar.
BÜLENT UZUN (Anadolu
Ajansı foto muhabiri)
 |
Bülent Uzun (AA) |
İletişim fakültelerinde fotoğrafla ilgili derslerde
“asa” konusu anlatılırken, yüksek asalı filmlerin “basın fotoğrafçılığı” için
uygun olduğu söylenirdi. Gazeteci için uygun filmin de 400 asa olduğu, bunun
nedenin de sıcak ve anlık olaylarda, olayı anlatan bir fotoğrafın bulunmasının,
fotoğrafın kalitesinin önüne geçmesi olduğu söylenirdi.
Konuya bu çerçeveden bakıldığında, yurttaş foto
muhabirleri tarafından çekilen fotoğraflar, sıcak ve anlık olay
fotoğrafçılığında, “ihtiyaç karşılama” işlevini görüyor. Bu tür fotoğraflarda,
olayın görüntülenmiş olmasının, estetik kaygıların önüne geçtiği düşünülürse,
basın organlarında yer alması, kamuoyunun aydınlatılması konusunda “yardımcı”
bir unsur özelliği kazanacaktır. Bence bu tür fotoğrafların yayınlanmasının
mahsuru olması bir tarafa faydası da vardır.
Özellikle büyük şehirlerdeki trafik sıkıntısı ve son
dönemde olay yerlerine hızla çekilen ve geçilmesi suç sayılan güvenlik
şeritlerinin, profesyonel foto muhabirlerinin olay yerine yaklaşmasını
engellediği de göz önüne alındığında yurttaş foto muhabirlerinin değerinin daha
da artığı sonucuna ulaşılacaktır.
Foto muhabirinin görevi ise her konuda olduğu gibi sıcak
ve ani fotoğraflarda da estetik kaygılar güden, konuyu ön plana çıkaran ve iyi
anlatan, rengi - tonu, kadrajı göze hoş görünen fotoğraflar çekmek. Dikkat
edilirse, yurttaş foto muhabirleri tarafından olayın ilk anının görüntülendiği
durumlarda dahi, gazete sayfalarında, olay yerine daha sonra ulaşan foto
muhabirlerinin profesyonel çalışmaları da geniş yer bulmaktadır. Bu açıdan,
yurttaş foto muhabirlerinin, profesyonel foto muhabirliği mesleğine bir
zararının dokunacağını düşünmüyorum. Tamamı estetik kaygı güdülmeden, basın
fotoğrafı çekim ilkeleri gözetilmeden çekilen fotoğraflarla çıkan gazeteler, ne
gazete editörlerini ne de okurlarını tatmin edecektir.
Yurttaş foto muhabirlerinin güvenilirliği konusu ise,
yurttaş foto muhabirlerinin sayısı arttıkça ve böyle bir konunun artık
yerleşmeye başladığı görüldükçe bir düzene girecektir sanırım. Bu tür
görüntüleri satın alan basın kuruluşlarının yapacağı bağlayıcı sözleşmeler,
fotoğrafı çektiğini söyleyenlerin dürüst davranması konusunda etkileyici
olacaktır. Aksi halde, fotoğrafın orijinal mi montaj mı olduğunu araştırmak için
harcanacak zaman, özelliği hızı olan bu fotoğrafların değerine zarar verecektir.
|