Gözünden süt fışkırtan adam, çöp evde
yaşayan yaşlı kadın ile 40 yaşlarındaki otist oğlu, Çankaya Köşkü önünde
soyunan kadın, intihar tehdidi ile çatıya çıkan tinerci, taksideki dana,
parktaki havuzda yüzen deli, cam bardağı yiyen adam, burnu ile flüt çalan
çocuk, bir hafta boyunca havuzun dibinde yaşama rekoru kırmaya çalışan eski
komando, çift başlı buzağı doğuran inek, köpek yavrularını emziren kedi, bir
gözü mavi diğer gözü ela dede, iki ayrı kan merkezinden aynı kişiye verilen
iki değişik kan grubu kartı, yanlışlıkla askere çağrılan genç kızın celp
pusulası...
Hayat, gazetelerde gördüğümüz
fotoğraflardaki kadar sıradışı mı?
Adam gözünden süt fışkırtmasa ama adam
gibi adam olsa, yaşlı kadın tertemiz bir evde otist oğluna gözü gibi baksa,
dana taksiye binmese de ışıkların oynaştığı yeşil çayırlarda çiçeklerin içinde
yayılsa, çocuk burnu ile çaldığı kötü melodilerin kat kat iyisini ağzı ile
çalsa gazeteye kücücük de olsa neden fotoğrafları girmez? Çok iyi flüt çaldığı
ama haber değeri olmayan o küçücük ağzı ile bir kuş tutsa ortalık deklanşör
sesine boğulmaz mı?
“İyi” fotoğraflar sıradışı içeriğe
sahip olanlar mıdır sadece? Kaçımız gazetelerimizde çokça gördüğümüz ve Andy
Warhol’un “herkes bir gün 15 dakikalığına şöhret olacak” tanımlamasını
doğrulayan bu tuhaf “şöhretlerle” empati kurabiliyoruz ki?
Bu tarz fotoğraflarda fotoğrafın
konusu mu, yoksa fotoğrafçının yeteneği midir ön plana çıkan?
Hayat, gazete fotoğraflarında sıkça
gördüğümüz gibi abuk sabukluklarla mı dolu? Her tarafından bir hilkat garibesi
mi sarkıyor? Her yerinden bir ucube mi başını çıkarıp objektiflere bakıyor?
Bu soruların cevapları evet ise nerede
bu hayat? Çıplak gözle değil de fotoğraf makinaları ile mi görülüyor sadece?
Kaç doğru soru sorarsak içine girmemize izin verecek, huzuruna kabul edecek
bizi?
"Sıradışılık" ana besin kaynağı olmuş ne
yazık ki gazete fotoğrafçılığımızın. Ana ve ucuz besin kaynağı... Ancak
vitamini ne kabuğunda ne de meyvesinde olan , değeri sıfır bir besin. Raşitik
fotoğraflar kaplamış gazeteleri, göbekleri kocaman bacakları incecik...
Böylesine dengesiz konulardan dengeli bir beslenme beklenebilir mi zaten...
Hayatın fotoğraflanabilmesi için
sıradışı hale getirilmeye çalışılmasına ne demeli?
Padişah kostümü giydirilmiş teknik
direktör, yeniçeri kostümlü futbol takımı, eline kemençe tutuşturulmuş
başbakan, Aşçı külahı giydirilen cumhurbaşkanı...
Fotoğraflanabilmek için sıradışı
görüntülerle hayatlarını gösterenleri de unutmayalım:
Basın açıklamaları sırasında huni
takan memurlar, Hopdediks pijamalı Bergama Köylüsü, boynuna davul asan
siyasetçi, otomobil fuarındaki arabanın üzerine donu görünecek şekilde yarı
çıplak uzanan manken kız...
Hepsi “görüntü sirki”nin birer parçası
gibi değil mi? Tek amaçları, okuru eğlendirmek. Bu satırları yazanın da zaman
zaman içine düştüğü müthiş bir “okur” pardon “bakar” popülizmi... Ya o
fotoğrafları görmezler ve gazetelerimizi satın almazlarsa? Ya
yeteneklerimizden kuşkuya düşerseler? Ya “okurun umurunda değil bu abukluklar”
diyenler haksızsa? Ya diğer gazetedeki fotoğraflar bugün bizimkinden daha abuk
sabuk konulu fotoğraflarla doluysa?
Okuru, medyamızın diğer foto
muhabirleri ve fotoğraf seçicilerini bilmem ama ben bu işten çok sıkıldım
artık. “Gerçek yaşamın gerçek kahramanlarının” yani “sıradan” diye buruşturup
atılan yaşamların fotoğraflarını çekmek, çekilen fotoğraflara bakmak, kısacası
“normalleşmek” istiyorum.
Çünkü, “hayatın gazetelerde gördüğümüz
fotoğraflardaki gibi sıradışı olmadığı” sırrının yükünü artık taşımak
istemiyorum. Yani, “ Midas’ın kulakları eşek kulakları!”
Oh be, rahatladım!